'Gül'ben Ergen'e Mektup

Bu mektûbu tebliğin temkîni eyle Allah’ım!
Okuyana kemâlâtın telkîni eyle Allah’ım! 

&

Aklıma hep arayan; fakat aradığı o engin deryâya ulaştıracak sağlam ve korunaklı mecrâya kavuşamadığı için sağa sola dağılan, berrak bir su gibi geliyorsunuz… Ve ben üzerime düşeni yapmadan ölmek istemiyorum. Mektubumun sebeb-i hikmeti budur.  

Öncelikle selâm eder, nikâhınızı tebrik ederim. Sizi, kalbi şefkatle dolu, hayırlı işlere meyyâl, îmanlı biri olarak biliyorum ve özellikle çocuklar için gösterdiğiniz gayretin şâhidiyim. Yaptığınız iyi işleri görmezden gelmek, yiğidin hakkını yemek olur. O halde ne yiğidi öldüreyim, ne de hakkını yiyeyim; fakat hakîkati de esirgemeyip güzelce söyleyeyim:

Her birimiz, Allah’ın emir ve yasakları husûsunda hassâsiyet göstermeye, gizlide ya da açıkta Allah’ın sürekli olarak gördüğü şuuruyla kusurlardan ve günahlardan korunmaya çalışıyoruz. Sadece kendi hayatlarımıza baksak, olanla olması gereken arasındaki geniş uçurumu seyredip baş dönmesi yaşamamız mümkün. Zira kâmil bir seviyeye ulaşmak zorlu bir eğitim sürecinden geçmeyi gerektiriyor. Dolayısıyla hiç bir devirde hatasız veya günahsız insan olmadı ve bu açıdan kimsenin kimseye caka satacak hâli de yok. Hatta durup cümbür cemaat “Mâsum Değiliz Hiçbirimiz” şarkısını söylesek, yeridir; fakat kusurlar, tebliğ vazifesinden muaf kılmadığı için, “İyilik etmekte ve kötülükten sakınmakta yardımlaşın”* emrine binâen devam edeyim:  

Rahmetli babaannem, yıllar önce torunlarından birinin kısa kollu bir bluz giydiğini ilk gördüğünde “Günah gızım, ört kollarını!” diyerek tepki vermişti. Birkaç yıl sonra, aynı torun o bluzuna daracık kot pantolonu da eklediğinde, sözünü geçiremediği için mecbûrî bir kabûlle “Modaymış gızım!” deyip başını eğmişti. Bugün, yaşanan dejenerasyon karşısında birçok kişi babaannem gibi âciz. Birçoğu da bu akıma kapılmış, kalbim temiz, ne var bunda, diyerek, hatta İslâm’a tamamen aykırı olan duruşunu, İslâm’danmış gibi göstererek, kendini kandırmada. 

Takdir edersiniz ki Allah’a inancında samimi olan kişinin, Allah’ın hükümlerini eğip bükmemesi, dosdoğru yaşaması beklenir. Bu kişi insan olmanın tabiatı gereği hata ederse şöyle bir durup düşünür ve Allah’a karşı mahcup olup tövbe eder. Bir yanlışı, bir günahı, bir haramı, hiç çekinmeden orta yerde, herkesin gözü önünde, defâatle ve fütursuzca işlemek, hem Yaratana, hem de yarattıklarına karşı saygısızlıktır.  

Evet, hatasız kul yoktur; fakat bu, “Rahatça hata yapabiliriz” anlamına da gelmez. Kişi, bir yanlışı mârifetmiş gibi sergilediğinde, sadece kendisinin değil, toplumun da aleyhine davranmış ve birçok insanın hakkını omzuna yüklemiş olur. Bunu, genç neslin kavram kargaşasına düşmesine; helâl, haram, günah, sevap gibi kavramlar hakkında kafa karışıklığı yaşamasına sebep olmak sûretiyle yapar. Öyle yaşar ki hiç bilmeyen biri ona baktığında, meselâ kolunu, bacağını, bilumum vücut parçalarını göstermekte hiç bir beis olmadığını zanneder. 

Oysa Müslüman bir hanımın topluma karşı vazifesi ve sorumlulukları hem âyetlerde hem de hadis-i şeriflerde apaçık bildirilmiştir. Kalp temizliği çok önemli olmakla birlikte, kâfî değildir. Îman sözle ikrârı, hâl ile de ispâtı gerektirir. İspat ise güzel ahlâkla ve ibâdetlerle bezenmiş bir hayat sürmektir ki yediğimiz yemeklerden giydiğimiz elbiselere, verdiğimiz sözleri tutmaktan bir yetimin başını okşamaya, namaz kılmaktan hac yapmaya varıncaya kadar birçok hususu kapsar.  

Biraz öyle, biraz böyle yaşayanlar, üstelik bunu “Paylaşım” adına insanların seyrine açık bir şekilde yapanlar, öttürdükleri düdükten giydikleri gelinliğe, öptükleri elden yaptıkları ibâdete, hatta ve hatta iç çamaşırına kadar her şeyi ortaya sermekle, yıkıcı eleştirilerin de hedefi olurlar. Bu kişilerin “Sözde” bir oldukları değerlerle “İcraatte” ayrı düşmesi, böylece, “Allah’ın emirlerini belli zaman ve mekânlarda yerine getirmek yeterlidir” gibi bir hava estirmesi, inançlı kimselerde “Değerlerimle dalga geçiliyor” hissinin uyanmasına sebep olur. Özellikle kutsal topraklardan dönüşünüzde, birçok gönülde yaşanmasına sebep olduğunuz duygu, özetle budur.  

İşte tam burada büyüklerin bir tavsiyesini dile getirelim: “Haklı îkazları saldırı gibi değil, aynada kendinize bir daha bakmanıza vesile olacak birer nimet gibi karşılayınız. Kalıbınızdaki ârızaya takılıp kalbinizdeki güzelliği ıskaladığından şikâyet ettiğiniz kimseler var ya, işte siz de o kimselerin üslûbundaki sıkıntıya takılıp, söyledikleri hakîkati ıskalamayınız. Hadi bakalım! O güzel gönlünüzle Mecnûn gibi “Bu da Leylâ’mın kudret eliyle başıma indirdiği kepçesidir, hak etmesem vurmazdı, şifâ olsun!” deyip, yanlışlarınızın telâfisi adına gereğini yapınız.”  

Çünkü Cennet ne ucuz ne de “Ay sen çok iyi kalplisin, çok güzelsin canım, sana hayranım!” replikleriyle pervâne olmuşların yetki alanında. Şakası yok. Bakın geldik ve her birimiz kabre doğru gidiyoruz. Kul olmak, emir ve yasakların gereğini yapmayı, ardımızda sadece tertemiz sadakalar bırakmayı, kabir geçidinde sıkıntımızı artıracak hiçbir işe imza atmamayı gerektiriyor, kafamıza göre yaşamayı değil.  

Evet. Kimse kimsenin ne kadar inandığını bilemez; fakat kemâlâtın, kalıptan kâle, kalpten hâle nasıl görünür olduğunu da bilen bilir. Zâhirimiz, bâtınımızın aynası gibidir. Önce yanlışlarımızı alkışlayarak nefsimizi palazlandıranlar; sonra da yaptıklarımızla bilerek veya bilmeyerek zarar vermekte olduğumuz insanlar hakkında biraz düşünmemiz lâzım. 

Eleştiren herkesi kusur bulmaya ayarlı bir hasta gibi algılarsak, kendi hastalıklarımızı görecek hâlimiz kalmaz. Îkazları ukalâlık gibi algılayıp “Sen önce kendine bak!” demek yerine “Bu sözlerdeki haklılık payı nedir?” diye düşünmemiz, hakkı, ağır da gelse kabûl etmemiz gerekir. Bir günahı işlerken, çerez yer gibi rahat olursak, bu öncelikle kendi âhiretimiz, sonra da bize bakarak günaha girmesi muhtemel kimselerin dünyası ve ahireti için ciddi bir tehlike arz eder. Bu sebeple uyarıları, aynı hatalarla devam etmemizi istemeyen kardeşlerimizin gönlünden dökülmüş samimi cümleler olarak algılamak ve nimet bilmek pek doğru olur. Dost acı söylerse de neticede yüz ağartır. Dost olmayanlar ise tatlı tatlı söyler ya, herkesin içinde yüz kızartır, bilirsiniz.  

Kendime hep sorduğum bir soruyu size de sorayım: Ziyaretine gittiğiniz Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa sallâllâhu aleyhi ve sellem ziyaretinize gelse, evinize, sosyal medya sayfalarınıza, fotoğraflarınıza, giyiminize, yaptığınız işlere, hayat tarzınıza baksa, memnun kalır mı?  

Ve şimdi şahsınızda, hem düşünerek hem herkesin de düşünmesini ümit ederek sormaya devam edeyim: Allah’ın son derece güzel vasıflar lûtfettiği birinin, neticede toprağa karışacak olan bedenini bu kadar ön planda tutmaya ihtiyâcı var mı? Onca insan arasında, günahlarımızdan ötürü rahatsızlık duyarak nehy-i anil münker yapmak isteyen birileri çıkmışsa, şükür namazı kılmamız gerekmez mi? Sadece inanmak, o inancın gereğini kararlı bir şekilde îfâ etmedikten sonra ne kadar kıymet taşır? Yanlış duruşumuzun, doğruymuş gibi arkasında durmayı bırakıp Neşet Ertaş’tan bir türkü söylesek ve mertçe, “Hata benim, günah benim, suç benim” desek, sonra da düzelmek adına ciddi adımlar atabilmek için o kızdığımız kimselerden duâ dilensek iyi olmaz mı? Helâl, haram apaçık bildirilmişken, piyasayı değil, inandığımız Allah’ı merkeze almak ve ona uygun davranmak için neyi bekliyoruz?  

Ne yazık ki bugün, Kur’an’la ve sünnetle bağdaşmayan birçok tuhaf İslam anlayışı ortaya çıkmış, nefse uygun, hakîkate aykırı nice söz ve davranış hüner sayılmış durumdadır. Şimdi böyle bir zamanda, bütün iyi niyetiyle biri çıksa, Allah’ın lûtuflarını, O’nun meşrû ve helâl kıldığı şekilde bölüşmek gerektiğini, sadece transparan giyim tarzının değil, “Herkese açık sahnelerde” şarkılar söylemenin de İslâm’a uygun olmadığını bildirse, haram yoldan kazanılmış parayla yapılan hayırların Allah katında bir kıymeti olmayacağını haber verse, ukalâlık sayar mısınız? 

Cennet, takvâ sahipleri içindir. Takvâ ise Allah’ın muhabbetini kaybettirecek her türlü durumdan, ateşten kaçar gibi kaçmayı gerektirir. Kalp penceremizle Hakk’a, zâhirimizle de kullara açığız. Eğer Müslümanlarsak, hem kalbe, hem de kalıba dâir hususlarda emir ve yasaklara uygun davranmak zorundayız. Sû-i zanna sebep olan duruşlar sergileyip, neden eleştiriyorlar, dersek, vicdan aynasının yankılı bir sesle vereceği cevap bellidir: Hepsi senin yüzünden!  

Dedim ya, aklıma hep Deryâ'yı arayan; fakat aradığı o engin deryâya ulaştıracak sağlam ve korunaklı mecrâya kavuşamadığı için sağa sola dağılan, berrak bir su gibi geliyorsunuz. Az sıkıntı çekmediniz. Çıkar ilişkilerinin hüküm sürdüğü bir çevrede, ne gibi güven problemleri yaşadığınızı da az çok tahmin edebiliyorum. Allah sizi, yaptığınız iyi işler, taşıdığınız iyi niyetler ve dünyaya gelmesine vesile olduğunuz günahsız yavrular hürmetine dost kılıklı düşmanlardan ve haramlardan korusun. 

“Çocuklar Gülsün Diye” verdiğiniz emek ve kalbinizde gizlediğiniz nice hayırlı murâd hatırına, en sevdiği hâller ile donatsın. Rızâsını kazanmış kullarının makâmına yüceltsin. Hakîkate karşı boynu eğik, şakşakçılara karşı uyanık, Müslüman olmanın gereklerini güzelce yaşayan, yatırımını Allah için yapan ve ödülünü de yine Allah’tan alan bahtiyarlar arasına sizi de alsın. Bu mektubu size değil, “Kendisine yazılmış gibi okuyarak” hâlis niyetlerle “Âmin” diyecek olan herkesi de aynı duâdan faydalandırsın. 

Gül’e meyyâl kıymetli biri olduğunuza ve yazdığıma değeceğine inandığım, gönül testinizden gül kokuları aldığım, güldükçe güzelleşen çehreniz iki cihanda gülsün istediğim için yazdığım mektup, burada son bulsun. Allah bizi, hüsn-i zannımızda haklı çıkmakla sevindirsin. 

Artık bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğinizi, elbette siz bilirsiniz. Eğer sözlerimizin bir kıymeti olmazsa üzülür, içimiz acıyarak ve fitne olmanızdan sakınarak, aynı memlekette, vaktimiz dolana kadar yaşamaya devam ederiz. Eğer şu mektup kalbinize ulaşır da en güzel hâllere bürünmenize vesile olursa, işte o vakit siz ve sizi örnek alarak hâlini düzeltecek olan nicesi için sevinir, nefsinize karşı elde ettiğiniz zaferden, her yerde, onurla bahsederiz. 

Daha da elden ne gelir? Adımız Nur’dur, gücümüzün yettiği budur. Vesselâm. 

*Mâide Sûresi, 2. Âyet. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square