Sevgili Hamidiye

“Hâmî” diye bildiklerim sende diye yazıyorum bu mektubu.  

Öncelikle şunu belirteyim: En sevmediğim sorulardan birisi “Nerelisin?”. Hemen bozulma! Bu, seninle ilgili bir durum değil. Dinle bak anlatıyorum: Cevap: Efendim, aslımız Gürcü’dür. Dedelerimiz, Osmanlı – Rus savaşından sonra memleketlerinden sürgün edilince, Türkiye’ye gelmişler. Devlet onlara Kastamonu’da yer göstermiş. Gürcüler dağı sever. Bu sebeple onlar da dağ köylerine yerleşmişler. Yani orada göçmeniz. Ankara’da doğdum büyüdüm; yirmi beş yıla yaklaştı İstanbul’dayım. Şimdi, bilin bakalım ben nereliyim? 

Sorularına karşılık sorduğum bu soru üzerine insanlar, muhtelif cevaplar üretirler: 

-Ankaralısınız. 
-Hayır hayır, Kastamonu’lu sayılırsınız. 
-Bence İstanbullu olmuşsunuz. 

Onların bu hâlini tebessümle seyrederken her zamanki kapanışı yaparım: 

-Düşünmeyin, zaten bu Dünya’ya çok adapte olamadım. Ölünce vatanıma kavuşacağım inşallah. Ukbâ' lıyım. ( Burada şaşkın bakışlar…)

Anlayacağın Hamidiye, adın her seferinde, böylece araya kaynayıp gider; fakat üzülme, çocukken, oflaya tıslaya üstünde yürüdüğüm o koca koca taşların vardı ya hani, onlar aklımdadır. Gerçi, şimdi eskisi gibi değilsin. Bakımlısın. Yolların genişledi, yola benzedi. Evlerin nice şehir evini cebinden çıkartır hâle geldi. Eskiden, uçan sinekle, kokan tezeğin haddi hesabı yoktu, şimdi hiçbirinden eser yok. Gel gör ki bakır kazanlarda kaynayan pekmezin de yok artık. Ne sütün kaldı, ne yumurtan. 

Yavaş yavaş, yazlık bir beldeye dönüşüyor gibi görünüyorsun uzaktan.  

Uzaktan, diyorum, zîrâ seninle çok fazla hemhâl olamıyoruz, biliyorsun. Yine de belki hatırlarsın beni. Takdim edeyim: Ben, cesur çocuk. Hani, daha beş - altı yaşlarındayken, biber dolmasının biberini yemediği için annesinin kovaladığı, dayak korkusuyla At Meydanı’ndan Kabalakdüzüne kadar kaçan o cesur yürek! Gülme Hamidiye! Bütün kahramanlar benim gibidir. Sen onların hiç korkmadığını mı sanıyorsun? 

Neyse, hatırladığına göre, devam edeyim: 

Bence, Karadeniz’i senin pencerenden seyretmek güzel, ilçeden değil. Zira senden, yani uzaktan, yani yukarıdan bakılınca, sahildeki günahlar görünmüyor. Öyle yüksek bir yerdesin ki ne zaman gözlerimi kapatıp dinlesem seni, dinlendiriyorsun beni. Hayatın keşmekeşinden sıyrılıp gelebildiğim her defasında aynı duygularla dolduruyorsun içimi. 

Gerçi, arasında fotoğrafımı çektikleri papatyalarını kaç sene oldu görmedim. Loş ve sessiz olduğu için korktuğum, yine de cesaretimin gereğini yerine getirip korkumu bastırmak için çığlık ata ata içinden koştuğum ormanın mis kokulu çiçeklerini görmeyeli de çok oldu… Çocuk değilim ya artık, kafama göre davranamıyorum. Okul var, iş var, gidilecek çok şehir var, İlkbaharda sana gelebilmek yok. 

Şimdi, diyeceksin ki sanki geldiğin zamanlarda bir hayrını mı gördük? Vallahi doğru. Neden bilmem, hep “Canından bezmiş emekli ihtiyar vaziyetim” denk geldi sana. Sen beni Anadolu’da konrefanslar verirken, bilgisayar başında çatır çatır fikirlerimi yazarken, kılıktan kılığa girip sahne alırken ve İstanbul trafiğinde araba kullanırken görsen, tanıyamazsın. Sana hep, şarjı bitmek üzere olan bir telefon gibi geliyorum. Prize takılınca da fazla gezemiyor insan, malum, kablodan ayrılamıyorum.  

Yine de dert etme, “Orada bir köy var uzakta…” şarkısını söylerken hatırladığım biricik köy sensin! Hani, anla işte, apayrı değiliz, gam çekme, demeye getiriyorum.  

Zaten, sık da gelse, seyrek de gelse, şehirde ömrünü tüketeni senin bağrına bırakıyoruz, biliyorsun. Nerede yaşamış olursa olsun, ölenlerimizin son durağı sen oluyorsun. Bu durumda, kuvvetle muhtemel, mezar taşım senin toprakların üzerinde yükselecek. Dağlarının başını ne zaman duman alsa, ne zaman bir sevdiğimizi kollarına bırakıp dönsek, bu ihtimâli düşünüyorum. 

Hem o kadar da kayıtsız değilim sana karşı. Öğretmen olsan, “Hamidiye nedir?” diye sorsan, hemen parmak kaldırıp cevap verebilirim: 

- Sen, bir toprak parçası değilsin Hamidiye! Sen, cömert ve müşfik Tonton Dede’sin. Sen, genç yaşta toprağa verdiği kıymetli hanımını, seneler sonra yüzümde seyrederek, “Nasıl da benziyor, yaşı benzemesin”, diye duâ eden, derdi içinde Recep Dede’sin. Sen, helâl para kazanmak için ciğerini parça parça edip bağrına uzanmış İbrahim Ağabey’sin benim için. Sen, îmanlı Şetâret Hala, asil Ali eniştesin! Süleyman ile Gülfidan’ın edepli aşkı ve o aşkın birbirinden kıymetli meyveleri olmasa, senin Kâtbiyenti’n, mahalle bile olamazdı. Sen, Rahime hatunla, Haltekaliyle, Zinete gelinle sensin! Kemal amcayla, Cemal dayıyla, Yaşar enişteyle, Hamza’lar, Yakup’lar, Osman’larla sen… 

“Roma’nın ikinci adamı olacağıma köyümün birinci adamı olurum!”, demiş biri. Zira insan ne kadar büyük adam olursa olsun, gurbetteyse, gariptir. Bana sorarsan hem saflık hem de havayı, suyu, toprağı ve en özeli, kan bağının kutsiyyetini hissetmek demeksin sen.  

Ot seçen eşeğini, terbiye etmek maksadıyla ahıra kapatan Zehra Teyze olmasa, sokaklarında “Allah Allah” diyerek gezinen yetişkin bedenli sabî ruhlu Mehmet olmasa ne ifade edersin? Hamidiye, sen, topraklarında yıllardır rızkını ve kendini aramış olan nice güzel gönüllüden, vatanı için şehit düşmüş, gâzî olmuş erlerden ötürü böyle özelsin. Sayvan’dan beraberce günbatımını seyre daldığımız Ümmühan abla’sın sen. “Oradan bi çay salla!” diyen sesini hep tebessümle hatırladığım Şaziye teyzesin.  

Hem kapılara kadar dondurmacının da ekmekçinin de geldiği lüküs bir yersin, hem elinde keçisinin yularıyla yol kenarındaki taşa oturup muhabbet ve tevâzuyla kahvesini bekleyen Tevfik eniştesin. Misafirine ikram için su kuyusunda canını vermiş fedâkâr babaannemsin sen! Kirpiklerimize kadar toza bulandığımız kamyonet kasası yolculuklarısın. Kız evine konvoy olup giderek, paşa paşa alıp getirdiğimiz hayırlı gelin Nuriye’sin. Her sene, “Ben bu sene ölürüm, şu eriklerden son bir kez konserve yapayım da torunlar yesin” diyerek yere dökülüp kalmış erikleri iki büklüm toplayıp kurtaran ve rızka dönüştüren, ömrüne bereket Feride’sin! “Haklıyım; fakat alacağım yok” sözünü ilk defâ kendisinden duyup sevdiğim, yalnızlık denince hep hatırlayıverdiğim Fatma annesin!  

Vaktiyle, “Hangi salak kız bu köye gelin gider, deyip, sonrasında yakışıklı babacığımı görünce nutku tutulan ve o beğenmediği köyün “Yedi binlik gelini” olan, mert, dayanıklı ve güzeller güzeli Emine’sin! “Hâmîlerim sende diye” dedim ya, Hamidiye! Sen, yılların yorgunluğunu dik bahçesinde atan, her hâlükârda canla başla hep çalışan, sırtından teri, gönlünden derdi hiç eksik olmayan duygulu, içli, vakur Fikret’sin benim için.  

Acıları paylaştığımız, sevinçleri bölüştüğümüz yersin. Nice çocuğumuzu, nice gencimizi, nice ihtiyarımızı verdik kollarına. Nice bebelerimiz, damatlarımız ve gelinlerimiz geldi, elini öptü. Sen, küçücük penceresine vuran yağmur damlalarının sesini, en tatlı hatıram diyerek sakladığım, tik tak sesleri arasında oturup, isten kararmış tahta duvarlarına bakıp rahatladığım ata evisin. Hangi köşk, hangi saray, o tahtaları gacırdayan dede evinden daha güzel ve anlamlı olabilir ki? Hangi valiz, içine hepimizin elbisesinin sığdığı ve biz ailecek sana gelirken, babamın tek koluyla bir kahraman gibi taşıdığı o koca tahta valizden daha kaliteli?  

Bu arada, aklıma geldi: Senenin biri, yüzüğümü düşürdüm toprağına, hâlâ geri vermedin! Ne zaman gelsem, illâ ki birkaç ısırganın elimi kolumu dalıyor, bir kere özür dilemedin! Kaç tane arın tabaktaki reçelimi sildi süpürdü! Kaç tanesi benim ve sevdiklerimin canını yaktı! Fakat ben yine de seni affettim. Çünkü esen rüzgârına karşı bağıra bağıra şarkılar söylediğimde sessizce dinledin. Çünkü “Heeeey!” diye haykırdığımda, aynı şevkle dağ olup ses verdin. Çünkü elime bir dayak alıp tek başıma orman yürüyüşleri yapmaya kalktığımda, ayılarını üstüme salıvermedin. Bir işi yetiştirmek zorunda olmadığım, Kâbe’yi tavaf ederken bile özlediğim tek yerdin çünkü. En önemlisi, Allah affedenleri seviyor, diye affettim seni Hamidiye.  

Alçalarak yeryüzüne indikleri her seferinde “Bak, nasıl da önünü görmekten âzicsin” dercesine görüşümü daraltan, yüzüme değerek başımı tefekküre sevk eden tertemiz bulutlarını, zaman zaman seyretme bahtiyarlığını yaşadığım sabah güneşini ve dalgalarının sesiyle derinleştiğim denizini seviyorum.  

İnsan, hem bu kadar uzağında olur, hem de bir o kadar içinde taşır mı bir şeyi. Taşır Hamidiye. Sen benim içimdeki çocuğun hâtıra defterisin. Şimdi, bunu duyan zannedecek ki bütün çocukluğum sende geçti. Yok be! Sadece ben, gelip sende kaldığım kısa zamanların tadından geçemedim.
Bağrında dinleneceğim vakte hasretle…

İmza: 

Müslüman, Eğitimci, Yazar, Şâir, 
Yapımcı, Oyuncu, Besteci, Konuşmacı, 
Girişimci, Temizlikçi, Şoför, 
Başkan, Anne, Hanım, Derviş, 
Gürcüce Bilmeyen Gürcü
Hamidiye Köylü

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square