Kobani Bahâne Hastalık Şâhâne!

Ben merkezcil dominantlar ağında,
Sen merkezcil resesiflik sendromu. 

&

Çocuk gelişiminin tabii süreci gereği, iki buçuk – dört yaş aralığındaki çocukların, “Ben Merkezcil” bir hâlleri vardır. Bu yaş gurubundaki çocuk, dünyanın merkezi olduğunu, herkesin ve her şeyin kendisi için var olduğunu düşünür. Sokaklarda, istediği bir şey alınmadı diye tepinerek ağladığını gördüğünüz çocukların çoğu bu yaşlardadır. 

İlk ergenlik diye de adlandırılan bu durum, geçicidir. Çocuk, yaşı ilerledikçe gelişiminin diğer evrelerini yaşamaya, daha mâkul tepkiler vermeye başlar. Normal süreç böyle işler. Kimi çocuklar ise kalıtımla, aileyle ve çevreyle ilgili sebeplerden ötürü bedensel olarak büyümekle birlikte, karakter açısından ilerleme kaydedemezler.  

Bu kişiler, hangi yaşa gelirlerse gelsinler, üç yaşındaki bir çocuk gibi davranır, hakkı olanı da olmayanı da sahiplenirler. İstedikleri bir şeyi elde edemeyince ya da çıkarları tehlikeye girince terör estirebilir, bağırıp tepinebilir, ortalığı velveleye verebilirler. Kural tanımaz bir hırs duygusuyla, her yolu mubah görebilir ve istedikleri hedefe ulaşabilmek için, gayri meşrû yollara tevessül edebilirler. Bir üç yaş çocuğunda normal sayılan bu davranışlar, bir yetişkinde kesinlikle problemdir ve elbette hoş karşılanmaz. Şeytanın vasfı olan “Benlik” ve “Bencillik” nasıl hoş görülebilir ki?  

Bu tarz insanlar kendi hâlinde yaşayan sıradan kimseler olduğunda, zararları kendilerine ve ufak çapta yakınlarına dokunur; fakat etkili ve yetkili makamlara gelmiş, baş, lider, âmir, öncü olmuş kimselerse, işte o zaman zarar, onların ardından gitmekte olan nicesine de sıçrar. Yanlışlarında ısrar eden, her yaptıklarına bir haklılık kılıfı bulan ve yerli yersiz nice bahâne uyduran bu tipler, hep kendi istedikleri olsun isterler. Onlar doğrudur, güzeldir, iyidir. Bir de onları sevenler öyledir. Diğerleri? Onların bir anlamı ve kıymeti yoktur. Bu karakterdeki insanlar, şeytanın elinde kukla, Dünya’nın başında da belâ gibidir. 

Zaten, Türkiye ve Dünya gündemini yakından takip edenler, çoğu karmaşanın temelinde bu tip insanların bulunduğunu fark etmişlerdir. Adı "Terörist” konmuş gurupların liderlerinden, adı “Siyâsî Parti” olan gurupların başkanlarına kadar birçok yerde bu tarz insanlar mevcut. Kimileri bir sivil toplum kuruluşunun, kimi bir cemaatin başında, kimileri meclislerin, kimileri baronların koltuğunda, kimileri medyada, sahnede, okulda… Atom bombasının menfî enerjisiyle etrafı yıkması gibi, bu insanlar da damarlarındaki menfî enerjiyle, kâh gönülleri, kâh evleri, kâh devletleri yakıp yıkıyorlar.  

Zaten, kukla elinde kukla olma mâcerâsı da bu tip insanlara “Mübârek” sıfatını, bilir bilmez yakıştırmakla başlıyor. Sonra, zamanla alışılan nimetler, kuvvetlenen bağlar, artan vefâ borçları derken, ayrılmak zorlaşıyor. Beklentiler, kabûl edilmiş ikramlar ve hesabı yapılmış çıkarlar prangaya dönüşüyor. Halbuki, hür kalmak lâzım! 

Kişi, sevdiğinin nasibinden pay alır, der büyükler. O halde herkesin, kimi, hangi hünerinden ötürü sevdiğine bakması gerek. Bu hakîkati inatla göz ardı ederek “Seviyorum işte, var mı diyeceğin!” şarkısını söylemek, on beşlik âsî ergenler gibi olmayacak birini “Gıcıklığına” sevmek mümkün. Basîretten, ilimden ve özgüvenden mahrum bir hâlde, değmeyecek kimselere tutunmayı “Sevgi” sanmak da muhtemel; fakat tüm bu duygularla sevenlerin durumu sıkıntılı. Kendisini, “Olağanüstü” addettiği bir dominantın hayatına bağlayan, onu mutlu etmeye adayan, onun sözlerine ve kararlarına râm olarak yaşayan, yani körü körüne seven resesiflerin en büyük hatası, nefsini okşayan her “Maşallah”a inanmış olmaları ve ellerini tutan her maşayı ilâhî aşk ateşiyle ısınmış sanmalarıdır. 

Bugün, her fırsatta sağı solu yakıp yıkanlar, ipleri hasta karakterli liderlerinin elinde kalmış, otokontrolleri sıfıra dayanmış kuklalar gibidir. Aklı ve vicdânı sağlıklı bir insanın okul, hastane, kütüphâne ve otobüs yakması mümkün değildir. Milliyeti, dâvâsı ne olursa olsun, hiç kimsenin, kendisine âit olmayan mülke ve mekâna zarar vermeye hakkı yoktur! Kim olursanız, ne olursanız olun, bunun geçerli bir izâhını yapamazsınız. Memlekette bu tip hâdiseler yaşanırken, ellerini ovuşturarak seyretmenin ve “Oh canıma değsin!” der gibi bıyık altından gülmenin de açıklanacak bir tarafı olmaz. Böyle hasta tavırlar ancak, hastalıklı insanlara duyulmuş sevgiler neticesinde gelişir. O hastalıklı insanlar da zaten, havada ağzınızla kuş tutsanız, yine de takacak bir kulp bulurlar. Bu tipler, körü de kütüğü de mumla aratırlar insana. Dinlerinin, isimlerinin, hangi tarafta durduklarının, hangi düşüncede olduklarının bir önemi yoktur. Sağda da solda da aynı problemlerin kaynağı olurlar. Zîra "Sadece kendisini seven benciller ve nankörler" dir onlar. 

Baş gözlerinin âmâlığı ile imtihan edilmekte ve gönül gözü görmekte olan tüm kıymetli insanları tenzih ederek söylemeliyim ki körlük insanı, önünü göremez, doğru ile eğriyi ayırt edemez hâle getirir. Nicelerine yastık, nicelerine de dayanak olan kıymetli kütükleri ve Peygamber aleyhisselâmın hasretiyle ağladığı rivâyet edilen o hurma kütüğünü de tenzih ederek söylemeliyim ki kütükler de çoğu zaman basamak olarak kullanılır, işleri bitince atılır veya yakılırlar. Yanlış kişilere kör kütük duyulan sevgi, seveni işte böyle tüketir. 

Evet. Senelerce güvenip sevdiği biriyle ters düşmek, senelerce inandığı birinin yanlış yaptığını kabullenmek hiç de kolay değildir. Yıllardır içinde bulunduğu, iş, aş ve makam sâhibi olduğu bir bünyeden kopmak, acıtır ve pek çetindir. Ne olursa olsun, insan, firâsetle sevmeli ve ne olursa olsun, “Biz ayrılamayız!” romantizmine girmemelidir. İnsanın olduğu yerde mâdem ki her şey mümkün, ne gerek var, alt tarafı çiğ süt emmiş onca insandan biri olan yek diğerini, “Külliyyen Haklı!” îlan etmeye? Allah aşkına, yamuğunu, eğrisini göre göre, ısrarla yine de ardınca gitmek ve “İlle de sen!” demek hangi inancın gereğidir?  

Sevecekse insan, abartmadan, kayırmadan, putlaştırmadan, Allah’ın ölçüsüyle sevmelidir. İnananlar için akletmenin merkezi beyin değil, kalptir. Allah Azze ve celle, “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun” buyurur. O halde sevdiğini, insaf ve iz’an ile bakarak, düşünerek, araştırarak, aklederek sevmelidir. 

Bugün, dışarıda ve içeride hükmünü sürmekte olan sıkıntı, üç yaş seviyesinin üstüne çıkamamış, üstelik şeytana da tâbî olmuş art niyetli “Ben Merkezcil”lerin ve onlara akılsızca bağlanmışların sıkıntısıdır. Şeytan da kan gövdeyi götürdüğü ve fitne çıktığı vakit keyfi yerine gelen, eline birasını ve çekirdeğini alıp manzarayı zevkle seyreden âvâneleri gibi oturmuş, bir muzaffer edâsıyla olanları seyretmektedir. 

Hikmet mi? O, her zamanki gibi keşfedilmeyi beklemektedir. Ve şüphesiz samîmî bir sevgi, değmeyecek birine yönelmiş olsa bile, neticede seveni kurtaracak, pek hikmetli bir nîmettir. 

Güzel gönülleriyle, yanlış kimseleri sevmiş olanlar, biiznillah yolunu bulur, bulur da Allah asıl, o saf sevgileri çıkarlarına malzeme eden ağır hastalara acısın. Zîrâ onlar, eğer böyle devam ederlerse, kâr zannettikleri kazançlar, iki cihanda da yanlarına zarar olacaktır. Temiz bakışlılar ve iyi niyetliler biiznillah kurtulur, kurtulur da Allah asıl, onlara sinsice sokulan ve gerçek yüzü, maskesiz dolaşamayacak kadar çirkin olanlara acısın. Zîrâ bu şekilde ölürlerse cehennem onlar için iştahla kabaracaktır. 

Kitleleri, çıkınındaki zehirli ballarla tavlayıp, akın akın ardından sürüklemekte olan sözde başkanlara, yalancı hocalara, sahte mehdîlere ve kendi kendine gelin güvey olmuş halîfelere acısın Allah. Adı dorukta, eminliği çukurda kalmışlara acısın. Benzer durumlara düşmekten hepimizi korusun.  

Şimdi “Ben Merkezcil Dominant”ların ağında “Sen Merkezcil Resesiflik Sendromu” yaşamanın sırası değil! Şimdi, onu bunu bir kenara koyup kuvvetli bir îmanla Hakk’ı merkeze almanın, hep birlikte, uyanık kalplerle kavlen ve fiilen duâ etmenin, şuur zırhı ile donanmanın ve yüceler yücesi Rabbimize sâfiyâne hislerle yalvarmanın zamanıdır! Ağzı olanın ileri geri konuşup durduğu şu zamanda, edep, ihlâs ve cesâret ile hakkı haykırmanın zamanıdır şimdi! 

Allah vatanımıza, milletimize ve ümmete zevâl vermeye. Şehitlerimize rahmet, idârecilerimize dâimî izzet lûtfeyleye. Gönüllerimizi kendisine esâretle hür ve cesur, sonumuzu Rasûlüne ittibâ ile mesrûr eyleye. Âmin. 

12.10.2014 - İSTANBUL

*Hacc Sûresi 46. Âyet

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square