Gazze'ye Hayat Olalım!

Gazze yazdık, 2851’e gönderdik. Beş lira yardım ettik. “Yetmez”, diyene önü açık bir hayır kapısı. Mesajını tekrarla, bir beş daha gönder. Gücün ne kadarına yetiyorsa, bir daha, bir daha gönder… Allah kabul eylesin.  

Başbakanlık tarafından başlatılan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca koordine edilen “Gazze’ye Hayat Olalım” kampanyası, hiç şüphesiz, insâfı ve vicdânı olan herkesin desteklemek isteyeceği türden bir çalışmadır. 

Savaşın kendine has edebi, mâsumlara, hayvanlara ve bitkilere zarar verilmemesini gerektirir. Halbuki uzun zamandır, sadece savaş ahlâkının değil, insanlığın da çok dışında despotça bir tavırla birileri, yüzlerce çocuğun ölümüne sebep olmakta, değip geçtiği yeri cehenneme çevirmektedir.  

Ne yazık ki bu zâlimler, hiçbir caydırıcı tepkiyle karşılaşmadıkları gibi bazı ülkeler tarafından da yardım görmekte, alkışlanmaktadır. Buna rağmen, içimizi umutla dolduran bir şey var ki o da şudur: Zâlimler ve destekçileri, bazı Yahudiler, bazı Hıristiyanlar ve hatta hiçbir dînî inanca mensup bulunmayan bazı kimseler tarafından da sırf insânî hassasiyetlerle, kınanmıştır. Şüphe yok ki kınamaya güç yetiremeyen çoğu vicdan sâhibi de bu durumdan içten içe rahatsızlık duymaktadır.  

Ya Müslümanların bu durum karşısındaki vaziyeti nedir? 

Bir uzuv ağrırken, diğer uzvun huzur bulamaması gibi, Gazze’deki durum da elbet, diğer Dünya Müslümanlarının başını, kalbini, beynini, midesini ağrıtmaktadır. Birçok Müslüman, elindeki maddî mânevî imkânlarını, yardım için seferber etmiş durumdadır; fakat tüm bu gayretler, ne yazık ki zulmü durdurmaya değil, yaraları kısmen sarmaya yönelik olmuştur. Esaslı bir çözüm ancak, Müslümanların kendi aralarında didişmeyi ve şer odaklarıyla ortaklık etmeyi bırakıp, hak dâvâları adına bir araya gelmeyi başarmaları hâlinde mümkün olacaktır. 

Zîrâ kuvvet, sağlam bir îman, vasıflı bir çokluk, sevgi dolu bir birlik, samîmi bir hasbîlik, mertlik ve yiğitlik ile gelir; mü’minlerin birbirine sâdık birer dost olmasıyla pekişir. Hayatını “Her şey para için!” sloganıyla ve “Bencil” menfaatlerini ön plana çıkartarak yaşayanların, Allah için dostluk edecek hâli kalmaz. Fikrini “Dünya Şirketi” olmaya kilitleyenlerin, “İki Dünya” kurtuluşu adına nasıl yaşamaları gerektiğini hatırlayacak hâli olmaz. “Daha çok para kazanalım, daha çok hayır yapalım” iyi niyetiyle yola çıkıp, İslâm’dan tâvizler vererek çalışanların, olur olmaz adamlarla ve gayr-i ahlâkî reklamlarla boy gösterenlerin, o baştaki iyi niyetleriyle örtüşen bir tarafı kalmaz. 

“Benim hizmetim senin hizmetini döver!”, “Benim ilmim senin aşkına gününü gösterir!” deyip cephelere ayrılanların, hizmeti hırslarına kurban edip hezîmetler yaşayanların, düşman apaçık ortadayken, kendi kardeşlerine Kâbil’lik yapanların da savunulacak bir durumu bulunmaz.  

İşte şimdi, tam da burada durup, hâlimizi sorgulayalım:  

Büyük kârlar adına, küçük hesaplarımızdan vazgeçebiliyor muyuz? Ümmetin çıkarı için şahıslar ve cemaatler olarak tüm imkânlarımızı seferber edebiliyor muyuz? İçler acısı hâdiseleri seyrederken, kucağında koca bir tas patlak mısırla, savaş filmi seyreden biri olmanın ötesine geçebiliyor muyuz? “Allah cezânızı versin!” diyerek zâlimlere bedduâ ederken, harâretimizi söndürmek için yine, o bir türlü vazgeçemediğimiz Cola’yı mı içiyoruz?  

Filistin’in, Suriye’nin, Orta Afrika’nın ve çileler içindeki İslam coğrafyasının hâline bakıp “Ay yüreğim kaldırmıyor!” diyerek kendimizi dışarı attığımızda, acaba hangi fast food zincirinin bize en yakın şubesinde yemek yiyoruz? Vicdanımızın sesini bastırmak için, hangi AVM’den hangi marka eşarp ve ayakkabıları almaya gidiyoruz? Bombalarla evleri başlarına yıkılan Müslüman kardeşlerimiz için, günde kaç kere duâ ediyoruz? Zulme destek vermekte olan ülkeleri ve firmaları, millet ve devlet bazında ne ölçüde boykot ediyoruz?  

Nefsimizi ve neslimizi, İslam’ın kusursuz ölçülerine adapte edebilmek için ne kadar çalışıyoruz? Şikâyet edip durduğumuz şerlerin hayırlara dönüşmesi için, kolumuzu ne kadar kıpırdatıyor, elimizi ne kadar taşın altına koyuyoruz? Gazze’de ölenler, umarız şehit olmuştur. “Ya biz bu gün ölsek, ne oluruz?” sorusunu, kendimize kaç kere soruyoruz?  

Bir Müslüman’ın, “Gazze için çok üzgünüm” derken, farzları tarzlara kurban etmesi, parasını daha “Löküs!” bir hayat için saçıp savurması, duâ ve ibâdetlerini ihmâl etmesi, yaman bir çelişki olmuyor mu? Gazze’ye hayat olmak isteyen Müslümanların, öncelikle kendi hayatlarını haramın kuşatmasından kurtarması gerekmiyor mu? Bir Müslüman’ın, bağışladığı beş liraya karşılık, beş bin liralık bir çantayı hiç sıkılmadan koluna takmasında bir ârıza yok mu? Kendisine lûtfedilmiş hayatı, çoğunlukla nefsânî tercihler yaparak, Rabbine karşı nankörlük ve isyan içinde geçiren birinin, bir başkasının hayatına katabileceği, haram karışmamış bir beş lirası çıkar mı?  

Bir mesajla gönderilen o beş lira, eğer “Helâl” ise, elbette deryalara dönüşebilecek pek kıymetli bir damladır. Nitekim son açıklamalarda toplam yardımın elli üç milyon liraya ulaştığından bahsedilmektedir. Allah bereket versin; lâkin hadi gelin, bu küçümsenemeyecek yardıma, esaslı bir başka yardımı da ekleyelim: Hayat tarzımızı ve tercihlerimizi bir kere daha gözden geçirelim. İslâm âlemine hayat olmak adına, kendi hayatlarımızı İslâm’la bezeyelim. Kur’an’ın ve sünnetin hüküm sürmediği bir hayat, tertemiz bir su kaynağından mahrum kalmış çorak toprak gibidir. 

Hadi gelin! Gazze’ye hayat olmak için, tek vücut olup baştan ayağa yeşerelim, çiçeklenelim, kuvvetlenelim. Âmin. 

19.08.2014 - İSTANBUL

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square