Ey Ölümden Korkan!

Elimizde, dilimizde yaşasın hep sünnetin!
Sen bizim cânımızsın, biz senin âhir ümmetin!  

&

Evet. Çok yakında her birimiz geldiğimiz gibi gideceğiz. 

Lâkin biz, ölümü düşünerek panik atak olmaya gelmedik mîrim! 

O panik, âhiret inancı hiç olmayan kimselere mahsus bir anormalliktir. Mü’min, ölümlü olduğunu peşin peşin kabul etmiş, ölüm düşüncesini idrak ve ölüm hadisesini de hazmetmiştir. Ona yakışan, her an gelebilecek olan son için hazırlıklı ve o son ânı en güzel şekilde yaşayabilmek adına heyecanlı olmaktır. 

Bahsettiğimiz, bir yarışma programında, kendisine verilen süre tamamlanmakta olan yarışmacının yaşadığı türden bir heyecan. Hani, soru sorulur, kronometre çalışır da geri sayım başlar ya… Hani yarışmacılar, süre dolmadan evvel, bir an önce en doğru cevabı bulabilmek için kıyasıya yarışır ya… Ve hani o yarışmacıların kaybedecek tek bir saniyeleri bile olmaz da bütün dikkatlerini toplayarak verilmesi gereken cevabı düşünürler ve başka her dertlerini unuturlar ya… İşte bize verilen ömür içinde en doğru hayat tarzını tercih edebilmek, en hayırlı işleri seçebilmek, en isabetli kararları verebilmek ve en akıllıca yatırımları yapabilmek de bunun gibi. 

Madem ki süremiz sınırlı, madem ki kimin ne kadar daha yaşayacağı belirsiz, birer yarışmacı heyecanıyla, daha da aktif, daha da enerjik olmak için dirilmek, ölüm düşüncesiyle korkulara değil, yeni yeni hayırlara yelken açmak gerekir. Faraza korkmuş olsak da zaten, korkunun gereği, korktuğundan emin olmak adına tedbir almak değil midir? İnanmış bir insan için en iyi tedbir, Kur’an’a ve sünnete uygun yaşamak değil de nedir? 

Meselâ, artık fark et sağ elle yemenin ve içmenin ne kadar ciddi bir mesele olduğunu da gereğini yap. Meselâ, su içerken sünnete uymayarak nasıl bir vebal yüklendiğini, bu sebeple onikiparmak bağırsağının senden hem dünyada hem de ahrette nasıl şikâyetçi olacağını idrak et de ayakta su içmeyi terk et! Her birini misvakla tanıştırmadığın sürece, boş yere dişlerinin sıhhate ermesini beklemenin, nasıl bir gaflet olduğunu artık anla! Sünnetleri, ciddiyetle yaşamayarak basite almanın nasıl bir aymazlık olduğunu düşün! Zeytinyağını ve sirkeyi kokusundan ötürü kötüleyip duruyorsun! Bir yandan da “Muhammedün Rasûlullah” diyorsun. Allah ve Rasûlü’nün methettiği bir nimeti / işi / kişiyi / yermenin, imânına ciddi zararlar vereceğini, gerçekten de bilmiyor musun?  

Ey ölümden korkan! Sen, eğer Müslümanlardansan, göz nûru, öz aydınlığı Peygamberinin ahlâkını tanı. Her gününü O’nun eşsiz ahlâkıyla ahlâklanmaya ve her ânını O’na biraz daha benzemeye ada. Hayatını bu şekilde hayırla doldurursan, artık vesvese ve korkuya zaman kalmaz. Vaktinin sınırlı olduğunu idrak et de bütün varlığınla O’na yönelerek, şöyle de: 

Gözümüzde, özümüzde ışık olsun sünnetin! Sen bizim bahtımız ol biz senin âbid ümmetin!

&

Evet. Vakti gelecek, teslim edeceğiz. 

Cânânımızdan emânettir! Biz, canımızı çöplükte bulmadık mîrim! 

Emânete hıyânet etmek, hâinlere mahsus bir anormalliktir. Müslüman kollarını sıvar, abdestini alır, kendi ekmeğinin hamurunu kendisi yoğurur. Emek vererek, gerektiğinde zahmet çekerek, helâl ve en temiz lokmalara tâlip olur. Sonrasında zarar olacak hazıra ve uzun vâdede zorluk çıkaracak kolaya meyletmez. 

Müslüman, katkılı, boyalı şekerleri evlâdına ödül diye sunmaz. Morali, Pazar günleri ailecek bir fast food mağazasında yemek yemekte aramaz. Çocuğunun gönlünü, ilk fırsatta bir tablet veya akıllı telefon alarak kazanmayı ummaz. Sosyal aktivite anlayışı, futbol maçı seyretmekten ibaret olacak kadar kısır olmaz. Müslümanın Kur’ân’ı daha çok hatmetmek, biraz daha fazla hadis-i şerif öğrenmek gibi dertleri vardır. Kültürünü, görgüsünü, hâlini geliştirmek için geyret ederken, mihengi Rasûlullah aleyhisselâmdır. Beş vakit namazını kılmakla kalmaz, sünnet namazlarını da programına alır. Allah’ın kendisine emanet ettiği maddi ve mânevî sağlığı, sofrasını temiz tutarak korur. Ölümü hakkıyla tefekkür eden bir Müslüman, “Atın ölümü arpadan olsun!” demez. Arpa yemenin edebini öğrenmeye çalışır. Edebiyle yiyen at da zaten arpadan ölmez. 

Sadece kendini korumak da değildir derdi. Müslüman, eğitimiyle mesul olduğu emanetlerin tasasıyla da doludur. Evlâdını ve imkânlarını da İslam vakarına ve iffetine yaraşan bir muhafazayla korur. Tebliğ eder, örnek teşkil eder. Teneşire tebessümle uzanır. Hayattayken yakın ve uzak çevresi için öylesine hayırlı konuşmalar yapmıştır ki cenazesinde ağlaşanlar, içlerini yakan ayrılık acısıyla, Rasûlulla’a yakınlaşırlar. 

Tüm kuvvetini Dünya için seferber etmiş olan biri, elbette o Dünya’dan ayrılmanın korkusunu yaşar. Halbuki sünnet bize, yarın ölecekmişiz gibi âhiret için çalışmayı telkin ederek, kuvvet bulmanın sırrın sunar.  

Ey ölümden korkan! Sen eğer Müslümanlardansan, âlemlere rahmet ve her hâli saffet olan Peygamberini tanı. Hedeflerinin, ideallerinin başına bu gâyeyi ekle. Bunu samimiyetle yaparsan, şer ve karmaşa seni kuşatamaz. Ne kadar da az zamanın kaldığını hatırla ve cân-u gönülden O’na yönelerek şöyle de: 

Aşımızda, döşümüzde nakış olsun sünnetin! Sen bizim kaygımız ol biz senin ârif ümmetin!

&

Evet. Eşya, Allah rızası için yaşamamızı kolaylaştırsın diye vardır. 

Biz bu dünyaya eşyanın hizmetçi olmaya gelmedik mîrim! 

Eşyaya köle olmak, aklı kıtlara mahsus bir anormalliktir. Müslüman az ile yetinir. Onun evi hem uyuyup dinlendiği, temizlendiği bir mekân, hem misafir kabul ettiği bir han, hem mesciddir. Lüzumsuz süsten, gösterişten, şatafattan uzak, Habibullah aleyhisselâmın düstur edindiği sâdeliğe yakındır. İsrafsız, masrafsız, kanaatle ve hür yaşar. 

Bu sebeple, “Bu işyerinde namaz kılamazsın!” diyecek patrona, “Öyleyse bu işyerinde çalışmam!” diyebilir. Vakarlıdır. Rızkın kaynağını bildiği için, sebeplere bağımlı değildir. Hem haddini bilir, hem de densize haddini bildirir. Gelirinin temiz olması için gayret eder. Olmayan parayla iş yapmaya, olmayan parayla bir şey almaya kalkışmaz. İhtiyaçları için tasarruf eder, borç batağına dalmaz.  

Ey ölümden korkan! Sen eğer Müslümanlardansan, emektarların en hası olan ve hasır üzerinde yatıp uyuyan Peygamberini tanı. Kazanırken ve kazandığını harcarken, O’nu örnek alırsan, hem elden gelecek öğüne, hem de nâmerde bel bağlamazsın. Zaten, dönüm dönüm tarlan, kat kat evin, tomar tomar paran olsa ne çıkar. Allah için harcayamadığın her kuruşla ancak, kabirdeki hesabın artar. En netice gireceğin yer ki belli, her şeyden evvel kefenini baş köşeye koy da şöyle de: 

Evimizde, işimizde var olsun hep sünnetin! Sen bizim sevdâmız ol biz senin âşık ümmetin!

&

Evet. Her şey gibi ömür de bitecek. Gelenler hep gitti, sıra bize de gelecek. Bu hakikatin ciddiyetini fark etmek gerek. Mesele, üzerindeki lûtfun kadrini bilip de gitmek. Mesele ümmeti olduğu Habib-i Kibriyâ’nın sünnetine uyup da gitmek. O halde, bırakalım da boş ve gereksiz konuşmayı, her fırsatta şöyle diyelim: 

Hâlimizde, tavrımızda cem olsun hep sünnetin! Sen bizim iftihârımızsın, biz, zayıf ümmetin! 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square