Burada Bir Tuhaflık Var!

Kuzular çoban güdüyor, bebek ana emziriyor,
Sular ateşte sönüyorsa burada tuhaflık var!  

&

Usta ressam, paletini ve fırçasını eline almış, bütün dikkatini toplamış, renklerden birine iyi bir ton verebilmek için çalışıyordu. Tam o sırada boya dile gelip dedi ki:  

-Hani sen bütün renkleri seviyordun! Ne diye beni değiştirmeye çalışıyorsun! Niye işimi zorlaştırıyorsun!? Elinde fırça, kafama vurup vurup beni eziyorsun! Neymiş efendim, tonumu ayarlayacakmış! Yâhu ben hâlimden memnûnum! Neden beni böyle kabul etmiyorsun!? Sen böyle yapınca çok kırılıyorum, bilmiyor musun?! Ya beni olduğum gibi kabul edersin ya da ben burada bir dakika daha durmam! Sanki başka ressam mı yok ki şu dünyada kala kala sana kalmışım gibi davranıyorsun!? 

Ressam: 

-Evet, sen güzel bir renksin; fakat bu resimdeki görevin gereği, tonunun değişmesi gerekiyor, dediyse de boya duymazdan geldi. Ressamdan daha iyi bildiğini zanneden ukalâ boya, resmin âhengini ne kadar bozduğunun farkında olmadığı gibi, bir de ona kafa tutmayı mârifet zannetti.  

&

Ressam boyaya fırça atacakken, boya ressamı fırçalıyorsa, burada çok ciddi bir tuhaflık vardır.  
İnsan, daha iyisi için gayret etmenin adını "Zorlaştırmak", düzeltmeye çalışırken yapılan îkazların adını "Ezmek", nefsine ağır gelen her tutumun adını da "Kırmak" koyduğu, tâat ve teslimiyetten soyunuşunu "Ben zaten biliyorum!" ukalâlığıyla övdüğü, bilmediğini öğretene vefâda "Sen kimsin ki!" tafrasıyla yarı yolda kaldığı sürece, ne yazık ki hizmet sandığı şey, hezîmet olacaktır. 

İnsanların söyledikleri, kendi bakışları, görüşleri ve niyetleriyle seyrettiklerinden ve bu seyir neticesinde kendilerince verdikleri hükümlerden ibârettir. Müspet ya da menfî... Söz, sahibine âittir.

Bebekliğinde, çocukluğunda ve yetişkinliğinde yaşadığı menfî tecrübeler sebebiyle, kimi insanların rûhu eziktir. Bu kimseler genellikle mutlu değildirler. Muhataplarının öyle bir niyeti olmasa bile, her sözden ve tavırdan ötürü eziklik hissederler. İkram edersiniz, ezilirler. Îkâz edersiniz, yine ezilirler. Böyle kimseler, hem omzunuza haksız veballer yükler hem de sizi etrafta her dâim, zulmeden bir Firavunmuşsunuz gibi lanse ederler.

Allah, sû -i zanlarını muhataplarına suç diye giydirenlerden, görünenle hükmedip görünmeyeni îdâm edenlerden ve böylece haksızlığa kuvvet, hakka zayıflık yükleyenlerden uzak etsin her birimizi. 

&&&

Usta aşçı tezgâhındaki eti evirip çeviriyor, ezerek inceltiyor ve bıçakla darbeler atarak kıvama getirmeye çalışıyordu. Tam o sırada et dile gelip şöyle dedi:  

-Ne diye bana böyle eziyet ediyorsun!? Ezdiğin, bıçakladığın yetmez gibi bir de kesiklerimin acısını tuzla ve karabiberle temelli artırıyorsun! Üstelik biliyorum, ateşe oturtup canıma okumaya niyetleniyorsun. Ne olur ki böyle, olduğum gibi bıraksan! Bu hâlimle sevsen ne olur!? Ey ahâlî! Duyduk duymadık demeyin! Bu açşı zâlim bir canavardır! Ne kural bilir ne sınır! Hatta o, Allah’ın sınırlarını bile çiğneyip, çirkin işlere bulaşıyor! Bakın ellerindeki kana! O sizi, bu kanın hâlis biber salçası olduğuna inandırmaya çalışıyor!  

Aşçı: 

-A benim kuzum. Seni bu hâlinle kimse yiyemez. Eğer seninle ilgilenmeyi bırakırsam, ya kokuşursun ya da kedinin köpeğin ağzında kalırsın, dediyse de et duymazdan geldi. Aşçıdan daha iyi bildiğini zanneden o edepsiz et, terk edilirse başına neler geleceğini bilmediği gibi bir de biricik işi “Pişirmek” olan aşçıya iftirâ etmeyi mârifet zannetti.  

&

Aşçının eti kavurması gerekirken, çiğ et aşçıyı pişirmeye kalkıyorsa, burada çok ciddi bir tuhaflık vardır. 

Sırtıyla seyredip, omzuyla dinlediği bir mevzû için işkembesiyle yorum yapan, sonra da nefesini, yaptığı bu yoruma başkalarını da inandırmak için harcayan kişi, elbette pek zavallıdır. Ahmakça bir seviyesizlikle iftirâ etmek, böyle zavallılara mahsus bir densizliktir. Bir densizin sözüyle hüküm vermek ise gâfilliktir. Aşçının arkasından desteksiz çamur atıp tutanlar, bir parça yüzleri ve cesâretleri olsa gelip yüzüne konuşur, meselelerin aslını kendisinden sorarlar; fakat çiğ kimsede cesâret ne gezer? Böyle kimseler, kendi vasıfsızlıklarını, yeri belli, îmânı kavî, nelerle meşgûl olduğu da herkesçe mâlum olan aşçıya iftirâ ederek kapatmayı umarlar.  

Yüceler yücesi Allah, kimin ne olduğunu bilen ve dilediğine bildirmeye de kâdir olandır. Mü’min olana yaraşan, bütün iftirâcılarını O Kudretli’ye havâle etmektir. Zaten o kimseler, başlarına gelecek olan her bir imtihanla birlikte, sâdece görmedikleri hakîkatleri görmeyi değil, hadlerini bilmeyi de inşallah öğreneceklerdir. 

Bir insanı, hayatınız boyunca bir defa bile görmemişken, o insanla karşılıklı bir bardak çay içmemişken, hiç komşuluk etmemişken, hiç yolculuk yapmamışken ve kendisiyle tek bir alışverişiniz bile olmamışken tanıdığınızı iddia ediyor veya kendisiyle ilgili uydurulmuş olan senaryolara hemen inanıveriyorsanız, ya aklınızdan yana zorunuz, ya îmânınızdan yana defonuz, ya karakterinizden yana sorununuz var demektir. Yok inanan değil de bizzat o senaryoları üretip yayan iseniz, şu çiğ et gibi davranmış olursunuz. Bu durumda Allah, cehennemdeki azâbınızı bildiği gibi kolaylaştırıversin. 

&&&

Mürîd mürşîdine îtirâz ediyor, talebe hocasına ders vermeye yelteniyor, kuzu çobana kaval öttürüyor, kaval da nefese meydan okuyorsa, burada bir tuhaflık vardır.  

Kimileri, okula yeni başlamış bir talebenin “Hep senin dediklerini yapmak zorunda mıyız!?” diyerek hocasına çıkışmasına benzer bir tavırla, sürekli haddi aşarlar. Bu tip insanlar, söylediklerinizi değil, istediklerini duyarlar. Bu yetmezmiş gibi bir de o duyduklarını, siz söylemişsiniz gibi yayarlar. 

Böyleleri, arkadaşlarıyla birlikte çıkmak istediği bir gezi için, kırk takla atarak babasından izin koparmaya çalışan ısrarcı ve şımarık bir çocuk gibi yapıp en sonunda “Sen bilirsin evlâdım” dedirtene kadar uğraşır, sonra o “Sen bilirsin” sözünü alıp, “Babam izin verdi” diye çevirerek aktarırlar. İşte bunlar, aslında söz dinlemek maksadıyla değil, yaptığı ya da yapmak istediği bir işi, öyle veya böyle onaylatmak niyetiyle danışırlar. Babasını / Ustasını / Hocasını / Mürşidini, işlerini tasdiklemekle sorumlu bir memur gibi kullanarak, densizlikte yarışırlar.

Halbuki edep, danışanın söz tutmasıdır. Eğer sözünü dinlemeyeceksen, eğer danıştıktan sonra yine de ısrarla bildiğini okuyacaksan, hem isyânının, hem de muhâtabına vermiş olduğun gereksiz yorgunluğun hesabı vardır. Mârifet, “Siz bilirsiniz evlâdım” dedirtene kadar uğraşmak değil, “Siz bilirsiniz efendim” diyerek tâbî ve teslim olmaktır.  

&

Kumaş makası kesmeye, makas terziyi ölçmeye, iğne iplikten geçmeye kalkıyorsa… At seyise biniyor, balık denize küsüyor, ürün hasada kızıyorsa… Ölü gassalı yıkamaya, hasta doktoru sağaltmaya yelteniyorsa, burada bir tuhaflık vardır. 

Allah, nefesimizi kesip güçten düşüren hamlık bayırlarımızı afiyet ve huzur içinde gezindiğimiz sâkin birer çayır, kaçışı olmayan âkibetimizi de hayırlar içinde hayır eylesin. Âmin. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square