Yarın Sana Geleceğim

Şaşacak ne var bunda: Deryâ “Ben”; âlem, “Babam”!
Bu sebepten derinim, ondan büyüktür dalgam! 

&

Zor olacak. Yine de içimde, pek cüsseli bir ümit, heybetli mi heybetli bir korkuyla elele vermiş halde, sana doğru yürüyeceğim. Sana, gazabını geçmiş olan rahmetinle karşılamanı ve merhametlilerin en merhametlisi olarak kucaklamanı umarak, suçumdan gayrı azıktan mahrum, sadece ve sadece senin rahmetinle kurtulabilecek kadar fakir ve çaresiz, başka hiçbir dayanağım olmadan, yalnız ve kimsesiz geleceğim. Biliyorum ki senin kapın, herkese açık… Yarın sana geleceğim, önceki tüm gelişlerimden öte bir heyecanla… Sana bakacağım yarın, önceki tüm bakışlarımdan öte bir ihtiyaçla. Yarın gönlüm, hiç sarılmadığı kadar sıkı sarılacak sana. Gönlümün boynu bükük ise de, başım, daha önce hiç olmadığı kadar dik olacak. Sana, küçücük bir çukurda boğulmadığımı haber vereceğim. “Bak”, diyeceğim, “bak yıkılmadım, ayaktayım. Rahmetin yetişti de şer içindeki hayrı seyrettim, kendime geldim. Fakîrin, şimdi her zamankinden daha fazla muhtaç merhametine. Zira şefkatin olmasa, alamaz nefes bile…”

Yarın, sana geleceğim! 

Çünkü halim nasıl olursa olsun, başka bir kapım yok. Kâh günahla belim bükük; kâh sevapla uça uça… Her hâl u kârda, sonunu bilmez bir vaziyette geleceğim sana. And olsun! Eğer yüzüme bakmayacak olursan, işte o an cehennemim! Bana değil de, sadece güzellere bakacak olursan, şu çirkinliğimi nasıl hoşluğa çevireceğim? Bak ki sen baktıkça güzelleşeceğim. Muhafazandan çıkarırsan beni, şu başımdaki çatının kaç paralık gücü var ki yağmurdan ve fırtınadan korusun?  

Yarın sana geleceğim! 

Çünkü beni her halimle bilen, bir tek sen varsın. Karşında gizlim saklım yoktur. Bu durum bana öyle değişik bir haz verir ki anlatamam. Kalbim, tarafından bilinmekle sıhhate kavuşur. Karşında zelil düşmek canımı yakmaz. Karşımda sen gibi bir aziz dururken, vallahi, hiçbir zelilliğin adı olmaz. 

Yarın sana geleceğim! 

Çünkü sen beni, icabında azarlayacak en yüce makamsın. Bana kaşlarını çatacak da olsan, şefkatle teselli verecek de olsan âlâdır. Yaramaz bir çocuk gibi yanlış yaparsam, “koşun!” dediğin güzellikleri değil de, “kaçın!” dediğin çirkinlikleri yaşayacak olursam, ne olur, tut da elimden kaldır beni. Sen el vermezsen, kimden medet umabilirim ki? Acısı pek yakıcı olur elbet; ama yine de tokat vurman, boş vermenden iyidir. Yine de içimde, celalinle değil, cemalinle karşılanmaya dair ümit taşırım. Ben senin celalini kaldıracak çapta değilim. Üstelik içimde, kapıdan kovsan bacadan; bacadan kovsan pencereden girebilecek, haşarı mı haşarı, sevimli mi sevimli bir çocuk var. Ama eğer sen, beni bırakacak olursan, kapı da, baca da, pencere de duvar olur da, işte o vakit, rahmetten kovulduğumu anlar, biçare ve yapayalnız bir ihtiyara dönerim. Zaten, çok şükür ki bu ihtimale değil, ne halde olursam olayım beni reddetmeyeceğine iman ederim. Hastalığımı çok iyi bilir ve beni iyileştirmek için gerekeni yaparsın. Suçlarımı örtmeni, suçuma rağmen sevmeni ve beni, işte böyle, her zaman yaptığın gibi, rahmetinle büyütmeni murâd ederim. 

Yarın sana geleceğim! 

Kapında hizmete pek muhtaç bir halde, dilediğin her işi görmek üzere… Hayır! Hata ettim diye senden kaçmam, bir günaha düştüm diye senden uzaklaşmam söz konusu olamaz. Bilakis, böyle bir durumda sana muhtaçlığım doruklardadır ve ben, eşiğinde daha çok durmaya ve daha çok hizmet ederek hatalarımı telafi etmeye muhtacım demektir. Yok öyle “ben sana lâyık değilim” vesvesesi! De ki zaten, sen gibi bir aziz karşısında, liyâkati olan da kim?! Artık, sana çok daha sıkı sarılmanın, artık şefkatine daha da sığınmanın ve sana daha da yakın olmamın farz olduğu bir gündür yarın. Dalgalarım şiddetliydi. Bunu şuna yordum: Durgun bir göl değilim. Küçük bir su birikintisi de değilim. Sınırları meçhul, engin bir deryâ gibiyim. Bu sözüme şaşırana şaşarım! Babam koca bir “âlem”ken, ben “deryâ” olmuşum çok mu? İşte bu sebepten imtihanım büyük, dalgam şiddetli, dibim derin… Sen gibi bir kapı dururken, gidip şeytana papuç bırakacak göz de yok! Ne olursa olsun, baktırdığınca hikmete bakar, çözdürdüğünce bilmece çözerim! 

Yarın sana geleceğim!

Çünkü yarın, hiç kimse kalmayacak senden gayrı. Bugün teker teker gittikleri gibi, yarın da temelli gidecekler ve sadece sen kalacaksın. Burada durduğum yetecek… Çekeceğim çileyi çekmiş, göreceğim günü görmüş olarak, kimi zaman sevaba, kimi zaman günaha karışmış, hayra da şerre de bulaşmış bir halde, hangisinin tartımda ağır geleceğinden bîhaber, sana geleceğim. Eğer bana hesap soracak olursan, altından kalkamam… Rahmet edecek olursan, işte o vakit, cennetim! Diyorlar ki günlerin nasıl geçiyor? Diyorum ki “ben gün geçirmiyorum, günler beni geçiriyor. Kâh yerin dibine, kâh bir hâlden başka hâle”

Yarın sana geleceğim! 

Çünkü artık yetecek sahillerde dolandığım. Artık sana temelli karışma ve sana temelli kavuşma vakti gelecek. Yağmurlarla yüzümü ıslattığın, güneşinle kuruttuğun, cemâlinin gölgesini gösterip sevinçle, celâlinin gölgesini gösterip korkuyla doldurduğun demler geçecek. Artık, inanıyor ve kuvvetle iman ediyorum ki affınla muamele ettiğin dem gelmiş olacak. Kulumun zannı üzereyim buyuran sen! Biliyorum sana hakkıyla kul olamadan geleceğimi; lakin zannım o ki: Şânına yaraşırcasına, bana da “kulum!” diyeceksin.  

Yarın sana geleceğim! 

Küçük, arsız, yaramaz, suçlu; azıcık iyi işler de yapmış; fakat, yaptıklarının ne kadarı katında makbul olmuş bilmeden, mahcup; ama yine de bakışları sana kilitli, utanmazca da olsa, ümitli… Yok! Çok şükür ki başkası yok gidecek! Beni hayâl edenler, hayallerini gerçekleştirip çekilmiş; beni sevenler, büyük ihtimalle benden geçmiş, etrafımdaki birkaç dost da kim bilir, belki ömrünü tamamlamış, belki de ardımdan kederle bakakalmış olacaklar. Her şeyi geride bırakıp sana geleceğim. Gelmeyi bu kadar çok istediğim için, “hazır” zannedecekler beni. Halbuki hiç hazır olmadım ve sanırım hiçbir zaman da olmayacağım. Çünkü sana kavuşma vaktine ne kadar hazırlansam, yine de yetmez. Üstelik, “ne giysem ki, hangi renk bluz, hangi renk etek daha iyi durur ki, acaba, üzerine hangi eşarbı örtsem ki” diye düşünmeden, her türlü gösterişten uzak, sade bir elbiseyle, her zamanki gibi belki sadece biraz “çörekotu ve gül” kokarak… Yıkanıp paklanıp, sessizce geleceğim. İşlediğim büyük yanlışlar yüzünden sûretim değişmeyecek. Beni her zaman olduğu gibi gizleyeceksin. Halbuki çıkınımda, huzurunda mahcup ve ezik olmama yetecek kadar çok hata ve varlığına hiç güvenemeyeceğim kadar çok “defolu hayır” olacak. Biricik azığım kusurlarımken, biliyorum, sen yine de setredecek ve belki de çok şirin göstereceksin beni. Zaten ben senin, “her şeyi bilirken, böylesine sükût edişine ve her hâl sana mâlumken böyle setredişine âşık” değil miyim? Senin sevgin böyle lâtif, böyle ince… Bilirsin ya, kederlerim candan geçip, hep sevince dönerler, ucundan kenarından, rahmetin görününce…

Yarın sana geleceğim! 

Hani, senin eşi benzeri asla bulunmayan rahmetinden ötürü, hakkımda genellikle hüsnü zan ederler ya, ne olur, o “zanları güzel kalpler” hatırına, beni onların sandığı gibi güzelleştir de, öyle alıver. Sadece görüntümü değil, özümü de kurtar da, cemalinle hoş ediver. Yarın sana geleceğim! Ne olur, teneşire tertemiz bir aşkla ve huzurla yatır da, kabre gireceğim günü, düğün günüm ediver. Aynı sözleri tekrarlayıp durmaktan da geçerek, artık susmuş, artık haliyle konuşur halde, artık buruk tebessümlerden de sıyrılmış vaziyette, öyle, “heyecanınla mest” geleceğim…. 

Etme… Artık al… 

Şimdiye kadar zaten, öyle orta yerde, garip ve şaşkın koydun. Ne sen beni terk ettin, ne de ben sana doydum. Ne kavuştum sana tam, ne benden ayrı durdun. Ben sana kaç kere demedim mi ki, “beni al!” Ben sana senelerce yalvarmadım mı ki? Sen ne ettin? İki arada, bir derede, uçsuz dertlere, tuhaf hallere attın beni. 

Şikâyetim yok. Ne ettiysen iyi ettin, güzel ettin. Bunca cümleyi sana neden düzdüm bilir misin? Başka yer bana yokuş, biricik düzüm sensin de ondan. Şimdi söyle, hiç sana yaraşır mı, beni senden gayrısıyla oyalaman? Sen ki insaflısın. Sen ki merhametlisin. Ne diye bu garibi, bir o elde, bir bu elde gezdirirsin? Söyle bana, denizlerden geçirip de beni, gölde boğman yaraşır mı? Sen ki en dalgalı zamanında, derya içre şaşkın bir balıkken ben, korudun da selamete erdim. Şimdi, de hele, bir avuç suda boğulursam, şanına yaraşır mı? Uçsuz çöllerden geçirdin de söyle, kırda vurduracak mısın beni? Hayırla yoğurup da, şer fırınına mı sürdüreceksin? Bir âcizi sensiz koman, hiç yaraşır mı sana? Ne aldın, ne verdin beni! Ne tam tuttun, ne bıraktın! Ne sana Yâr ettin, ne başkasına! Böyle iki avutup, iki dönmen sırtını… Beni şu fâni dünyanın, gelgeç sevdalarıyla oyalayıp durman, söyle, yaraşır mı?

Yarın sana geleceğim! 

Üzme, artık al da “ben”i benden, ver bana Sen’i… Bakan, yalnız Sen’i görsün, görmesin artık “ben”i…

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square