Yıl İki Bin On Bir! Düşme Cân!

Cansın, kal’asın, dağsın sen, düşme, kalk!
Sen düşersen, âlem düşer, düşer halk! 

&

Yıl iki bin on bir! 

Devir, en temizine bile günahın tozunun değdiği devir! Nice konakların aslı harâbe. Birkaç harâbenin aslı yuva; ama sayıları az, çok az… Havada, karada, yer altında, her yerde fitne- fesat kol gezmede. Dışarı çıkmak eziyet! Çıkmamak mesuliyet! Her yanda muhtaçlığını kabul etmeyen fakirler... Kabul edenlerde bir rehâvet, bir atâlet… 

Yıl iki bin on bir! 

Devir, çapsız adamların cirit attığı devir! Pazarlarda insan eti satılıyor. Nicelerinin aslı hayvan! Niceleri defolu, sahte! Gömlekli, kol düğmeli, afilli bir takım beyzâde, asâletten ve şereften mahrum! Üstelik “inanıyorum” diye haykırarak, Allah’ın adını anan ve evet, nice safı “Allah” diyerek kandıran, kendilerince uyanık bu ölüler, yakında toprağın altına temelli gireceklerini idrak etmekten de âciz. Sanki kafaları bellerinin altına, kalpleri mâsivâya yapışıp kalmış gibi. Onların niyetleri ahlâksız, hâlleri edepsiz. Yalan, sözlerine; fesat özlerine bulaşmış. Hesapları çıkara dayalı, basit, küçük işlemlerden ibaret. Görüşleri kuvvetsiz, fikirleri isâbetsiz.  

Yıl iki bin on bir! 

“Kadın erkek eşitliği” martavalıyla, erkekleri kadına, kadınları da erkeğe benzeyen bir dünyada, kadın kuvveti bile taşımayan nice erkek ve erkeksi nice kadın dolanmada. Çoğunluğun kendi rahatının derdine düştüğü şu zamanda, bencillik, çıkarcılık, ödleklik ve namertlik kol geziyor. Kimliğinden utandığı için kılığını değiştiren, o yeni kılığın içinde, yapmacık tavırlarla çarşı pazar gezen, mutluluğu kafelerde, huzuru tatilde, kıymeti “sahte tebessümlü ve iltifatçı çapulcular” ın elinde arayanların sayısı arttı. 

Yıl iki bin on bir! 

Artık sadece düşmanlara karşı değil, dostlara karşı da tedbirli olma zamanı. “Dostum” deyip kazık atan nicesi sebebiyle, birçok zayıf, dinden imandan çıkma noktasında. Zaten açıkça “ben senin düşmanınım arkadaş! ” diyen mert adamlar iyice azaldı. Şimdi düşman sinsi, dost eğreti. Paçası tutuşunca aşkı biten âşık (!) lar, çıkarları tehlikeye girince sırtını dönen heybetli (!) ler, deli kanı dellenmiş, ne edeceğini şaşırmış, ipi kopmuş acayip ahlâklı kimseler çoğaldı. Onlar çoğalınca, mazlum ve mağdurların sayısı da arttı. Güzel yüzünü maske gibi kullananlar, mânâlı sözleri çirkin emelleri için malzeme yapanlar, temiz kalplileri kukla edip parmağında oynatanlar koca bir sürü oldu! 

Yıl iki bin on bir! 

Kendi kazdığı kuyuda debelenirken ağlayanlar şaşkın. “Eyvah!”diyorlar… “Biz bu kuyuyu şunlar düşsün diye kazdıydık, bu işte bir yanlışlık var!” Halbuki hayır, kuyuya düşmelerinde bir yanlışlık yok. Onların, “bu kuyuyu kazarkenki niyetleri”dir yanlış olan; fakat onlar Yusuf’un kuyudan er ya da geç çıktığına ve Mısır’a sultan olduğuna inanmazlar. Onların dinleri dünyadır. Dünya ise hep, kendisinden kaçan dindarların ardınca koşmadadır. Üzücü olan şu: Böyle dindarların sayısı da azalmış, mal ve mülke rağbet ve meyil gösterenlerin sayısı ayyuka çıkmıştır. Artık sadece yeryüzünde değil, yer altında da gaflet dolanıyor. Metrolar, çarşılar, mafyalar, sığınaklar insan kaynıyor. Mezarlar mı? Orada gafil olmak ne mümkün?! Orada zaten herkes, “Anya’yla Konya’yı” anlıyor! 

Yıl iki bin on bir!

Güven, sevgi, sadakat, vefâ, fedâkârlık temelli pahalandı. Çünkü öyle kolay kolay bulunmuyor. Sokaklar, haddi aşmayı âdet edinmiş insanlarla dolu. Tebliğ yapmaya davrandığınızda, biliyorum, size de pişkin tavırlarla, “ne yapıyoruz ki!?” diyorlar. Evet, en iyisi, hatasını kabul edip mahcup oluyor. Daha iyisi hatayı gizli yerde işliyor. Ondan da iyisi, hatası için pişman olup gözyaşı döküyor. Daha daha iyisi, sadece kendisi için değil, bütün ümmet için emân diliyor. 

Yıl iki bin on bir Cân! 

Kıyametin ayak seslerini açık açık duyduğumuz şu zamanda, işte kalbimdeki iman: Sen daha daha iyi olansın! Sen kendi derdini kenara koyup, ümmet için ağlayansın! Senin misâlin, evladı için mağfiret dileyen Yâkub aleyhisselam! Senin misâlin kavminin nankörlüğüne sabreden Mûsâ aleyhisselam! Senin misâlin, vakti geldiğinde “âdil bir hakem” vasfıyla inecek olan Îsâ aleyhisselam! Ve senin misâlin, sadece kendi kavmi için değil, bütün bir âlem için “ümmetî ümmetî !” diye yakaran, on sekiz bin âleme rahmet Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem! Senin misâlin işte O! Taif’te taşlandığı vakit, kanının tek damlası yere düşürülmeyen! 

Yıl iki bin on bir, ey Cân!  

Zor zamânın Hak erisin! Sana aşk ile bağlı “Abdullah”lar, sen düşme diye düşer, zira O’nun vekîlisin! Sevenlerin, seni hedef alan her tehlikede kalkan olur, sen Rasûl’ün vârisisin!Sen bir yerde düşecek olsan, başka yerlerde nice âşığının canı yanar! Zaten, bunca muhtaç yolunu gözlerken, senin düşmeye ne hakkın var !!?  

Dedim ya, yıl iki bin on bir! 

Ortalık zaten içler acısı! Bir de sen düşme ey gönlümün tabîbi, tesellîsi, sevdâ sancısı! Düşmek biz çocuklara, kaldırmak sana yaraşır! Bunca aç, elinden gönül katığı bekler. Hizmetkârların, âşıkların, vezirlerin, hatta dalkavukların sana muhtaç gezer. Kurtlar, kuzular, deli fişekler, narin çiçekler… Kıymetinin farkındalar ya da değil, yine de himmetini bekler.  

Gerçi sen duyan için, her hâlinle, ayrı bir sohbettesin. Ayağın sürçtüğü gün, uzaklardan, sessiz sözsüz bir sohbet daha yaptın da, şunları söyledin:

-“İşte bak, düşmedim, azıcık tökezledim de, nasıl üzüldün. Zâhirde birazcık sürçmem, canını nasıl da acıttı. Oysa senin hemen her gün, hem ayakların, hem gönlün sürçüyor. Öyle düşüyorsun ki imânın zedeleniyor. Ya senin bu hâlin, benim canımı nasıl yakıyor, azıcık anladın mı? Üstelik, senin bir sevdiğin var, benim milyonlar kadar! Senin sevgin bir lokma, benimki umman kadar! Şimdi, senin içindeki acıyı milyonlarla çarp! Ve işte, anla ki işim nasıl zor, kalbim nasıl bitap!”



Evet, artık birçok şeyi anladım Cân!

Anladım! Dipte, kenarda, ortada, her yerde vazifeler; ehli olmayanların elinde mahzun ve garip kalmışken, sen nice garîbin ümîdi ve sevincisin, düşme! Hastalıklı ve sakat sevgilere “ilaç”, karanlık gecelere “gün” gibi lâzımsın, sen cânânsın, düşme! Asr-ı saâdetten asr-ı gaflete hediye edilmiş bir “ashâb-ı suffe” düşüsün! Düşme; çünkü sen sultansın! Düşme, çünkü sen dermansın! Fermânsın, emânsın, kal’asın sen, düşme!  

Hem ille düşülecekse ben düşeyim, sen hep öyle dimdik ve vakur, ümmet için, Allah için ayakta dur! İlle sürçülecekse ben sürçeyim. Sen sıhhatle, rahmetle, kudret ve azametle her dâim yeniden doğrul! Arsızlığın adını “cesaret” koyan terbiyesizlere hakkı anlat!  

Şimdi sana ve sen düşme diye düşmüş olan “Abdullah”a duânın vaktidir. Ve işte selâm sanadır, ey biricik sevdâsı Hak! Vazîfen bir koca dâvâ, düşme kalk! Sen düşersen âlem düşer, düşer halk!

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square