Varız, Değil mi?

Oruç bizi tutamaz, biz orucu tutarız!
Havâs orucu için azmetmeye var mıyız?  

&

Adamın biri oğlunu uzunca bir sefere yolcu etmiş. Evvelinde de güzelce tembihlemiş: “Evladım, azığındaki ekmeği börek olmadan yeme!”. 

Delikanlı yola çıkmış. Bir süre sonra acıkmış. Yemek yiyeyim diyerek niyetlenip bir ağaç gölgesine oturmuş. Açmış ki ekmek hâlâ ekmek. Hay Allah, demiş, babam, börek olmadan yeme dediydi. Sadâkat göstererek yola devam etmiş. Bir müddet daha geçince, yine mola vermiş ve azığı açmış. Allah Allah! Ekmek hâlâ ekmek! 
Babasının sözüne vefâ göstererek tekrar yola koyulmuş. Saatlerce yürüdükten sonra, açlık temelli dayanılmaz bir hâl almış. Böyle olunca, yemek için tekrar bir kenara çekilmiş. Bir de bakmış ki “Ekmek sanki börek!” Bismillah demiş, bir güzel yemiş. Babasının ne demek istediğini de işte orada anlayıvermiş. 

Demek oluyor ki ekmeği börek yapan sâik, yanındaki katık değil, kendisine duyulan gerçek açlıktır. Gerçek bir açlık da hakîkî bir oruçla mümkün. 

Ateistlerin saydığı mesnetsiz zararlardan çok uzak olan oruç, şüphesiz iyi bir şeydir. Biz orucu şefkatle, sevgiyle, sabırla öyle bir tutarız ki oruç da bize faydalı olur. Zaten Allah azze ve celle faydasız olan bir şeyi hiç emretmemiştir. 

Sahurda biiznillah uyanır, hafif bir şeyler yersek ve iftarda, günün açlığının acısını çıkartırcasına deli gibi yemezsek, oruç bizi tutamaz. Kimileri, “Oruç tuttu, başım ağrıdan çatlıyor” diyor. Kimileri oruç tuttuğu için böbreklerinin ağrıdığından bahsediyor. Kimileri orucun tansiyonunu kötü etkilediğinden dem vuruyor. Aman efendim, olmaz! Oruç böyle şeyler yapmaz. Sahurda bolluk ve bereket vardır. (1) Oruç açmakta acele ettikleri sürece Müslümanlar hayır üzere yaşarlar. (2) Bu, maddi mânevî her türlü hayırdır. 

Bilakis oruç, gerçekten tutulduğunda, başa ferahlık, organlara dinginlik ve temizlik, tansiyona da denge kazandırır. Oruç bizi tutamaz! Çünkü çok sağlam niyetleniriz ve deriz ki: “Niyet ettim Allah rızası için maddî ve mânevî hastalıklarımdan temizlenmek üzere oruç tutmaya!” Müslüman bu niyeti sapasağlam kalbine alırsa, vücudu da ârıza çıkarmaz. Niyet sağlam olmayıp, gün içinde sürekli “Acaba şimdi nerem ağrıyacak, bakalım başım ne zaman dönmeye başlayacak…?!” diye bekleyene ise elbet beklediği gelir. Beyni neye şartlarsanız, vücut da size onu hazırlar. 

Birçok kişi, hâlsizliğinin ve yorgunluğunun sorumlusunu oruç sanır ya, tertemiz ve sapasağlam bir niyetle oruç tutanda ne tembellik kalır, ne hâlsizlik. Hayır efendim hayır! Orucun bu tip yan etkileri neredeyse hiç yoktur. 

Oruç ne seyahate mânîdir, ne hizmete. Ne ibâdete engeldir, ne ilim öğrenmeye. Bilakis, anlamaya, ibadet etmeye, hayırlar yapmaya mânî olan şey, lüzumundan fazla yiyerek vücudun hantallaşmasına sebep oluşumuzdur. Yorgunluklarımızın esas sebeplerinden biri de yanlış ve fazla yemeye ek olarak uyku saatlerini bir türlü düzene sokamayışımızdır. Eskilerin “Saat on, yatağa kon! Saat üç, yataktan uç!” diyerek özetleyiverdikleri düzene uymuş olan kaç kişide yorgunluk kalmıştır? Problem, yatsıyı kılıp yatağa giremeyişimiz, bu yüzden de teheccüd ve sabah namazı yüzü göremeyişimizdir. Güneş doğduktan sonra uykuda olan kimsenin, o gün içinde uyuşup kalması, bereketsiz ve verimsiz saatler geçirmesi pek tabiidir. 

Ya Ramazan?! Ramazan’da durum başka. O, tam da teheccüd vaktinde, namaz kılanın da kılmayanın da nasıl oluyorsa büyük bir şevkle yatağından kalkabildiği nâdir bir aydır. Başka zaman gözünün ucuyla bile uyanamayanlar, Ramazan geldiğinde kurdukları saati duymaya başlarlar. İşin sırrı ne? Basit: Nefis, bütün gün aç kalacağını bildiğinden, canhıraş bir gayretle ve çoğu zaman “Yemek” derdiyle dirilir. Düşünsenize, baklavalar, börekler, çorbalar, peynirler, meyveler ve ille de su… Sahurda kalkamayan için, iftara kadar hasreti çekilecek nimetlerdir. Şüphesiz, teheccüd namazının bunlardan çok daha leziz ve aziz bir nimet olduğunu fark edebilmiş olsak, Ramazan dışındaki gecelerde de aynı aşkla uyanırdık.  

Mesele işin ciddiyetini, nimetlerin kıymetini fark etmekle ilgili olsa gerek. Böyle olursa, evet, oruç bizi tutamaz, biz orucu tutarız. Oruçluyum, diyerek ağırlaşmıyor, daha da gayretle hizmete koşuyorsak, biz orucu tutuyoruz demektir. Orucu bizim tuttuğumuz, onunla kuvvet bulduğumuzda anlaşılır. 

Kalbimiz ve kalıbımız oruçla tazelenip güçleniyorsa, işte o oruç, tutulmuştur. 
Bir kimsenin orucu hakîkaten tuttuğunun en önemli işareti, dedikodudan, gıybetten, küfürden ve iftirâdan korunmuş dilidir. Eğer daha sahur sofrasında dedikoduyla meşgul oluyor, iftara kadar da çenesini hiç tutamıyorsa, bu kişi oruç tutuyor sayılmaz. Zaten Allah, yalan konuşmayı ve yalan dolanla iş yapmayı terk etmeyen kişinin, yemesini içmesini bırakmasına kıymet vermez. (3)  

Sadece bu kadar değil, gözlerini harama bakmaktan korumak da orucu tutuyor olmanın delilidir. Bir adam, hem oruçlu olduğunu iddia ediyor, hem de sokakta geleni geçeni süzüyorsa, onun hâli sokağın köşesindeki aç ve sıska kedinin hâlinden beterdir.  

Oruçluyum deyip de hâlâ küs durabilen, kin tutabilen, kibirlenebilen biri, orucun, hâline katmak istediği hayırlardan mahrûm kalarak, boşuna bir açlık yaşamaktadır. 

Müslüman kalbine, diline, gözlerine, kulaklarına, ellerine, ayaklarına ve hücrelerine varana kadar bütün varlığına oruç tutturmadıkça, iftardan tam bir lezzet alamaz. Zaten, iftar sofralarının birer gösteriş alanına benzemesinden ve “İftar Dâveti” adıyla düzenlenen “İsraf Davetleri”nden anlıyoruz ki kimileri esas mânâdan pek uzaklaşmış. 

Bunlar bir yana, Ramazan’da güpegündüz sokak ortasında yiyen içen insanlarla karşılaşmak, artık çok sık yaşanan bir durum oldu. Başörtülü hanımların bile lokantalarda yemek yediğine rastlar olduk. Bu da gösteriyor ki İslâm’ın bizlere kazandırmaya çalıştığı edepten, saygıdan ve utanmadan iyice uzaklaşılmış. Öyle olmuş ki orucu tutmaktan geçtim, oruçlulara hürmette bile sakatlıklar başlamış. 

Avam orucunu dahi arar olduğumuz bu günlerde, havas orucundan bahsetmek belki abesle iştigal gibi gelebilir; fakat olsun! Azimliyiz, kararlıyız! Biz orucu tutarız! Hiç tutulmaz mı?! Kıymetlidir, güzeldir, öğreticidir, gizli saklı bir ibâdettir oruç. Bir dilim ekmeğin nasıl da leziz bir börek olduğunu, yaşayarak görmenin yoludur. Daha fazla şükre, daha derin bir duyarlılığa, paylaşmaya, bütünleşmeye, gecelerin feyzinden daha çok istifâde etmeye sebeptir. Uzuvlarımızı her türlü ayıba kapatıp, fazîletle donatma gayretidir. 

Hele de o “Eyvah! Unutmuş, su içivermişim!” diyerek telaşlı bir saflıkla bakan gözlere, gülümseyerek, “Ne güzel! Allah sana içirmiştir. (4)” demek, işin en tatlı ve latîfeli yanı. 

Fakat gelin, şimdi bırakalım da lâtîfe yapmayı, beraberce çok ciddî bir karar verelim: Bu sene, yalnızca avam orucu değil, havâs orucu da tutacak mıyız? Hatta hayâllerimizi, düşüncelerimizi bile haramdan ve çirkinliklerden temizleyecek olan bir havâsül havâs orucuna var mıyız? Varız, değil mi?  



1- Buhâri, Savm 20
2- Müslim, Sıyâm 48
3- Ebû Dâvûd, Savm 25
4- Tirmizî, Savm 26

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square