Talebe Olmak Lâzım

Adı değiştirilse, sarımsak, gül mü kokar? 
Talebe olmamıştan, hoca olsa ne çıkar?  

&

Artık devir, herkesin hoca olduğu, “ben bilirim” dediği bir devir ya, bu sebeple her bir şey olabilir. Zaten, talebelere hedefleri sorulduğunda, çoğu zaman “hoca olmak” diye cevaplıyorlar. Bu güne kadar talebeler içinde bir tane de “Ben hakkıyla talebe olmak istiyorum” diyene rastlamak nasip olmadı.  

Zaman, talebenin hocasını beğenmediği, “hocam” kelimesinin alabildiğine riyâkârca sarf edildiği bir zaman. Hocalık yok satıyor, talebelik sinek avlıyor. 

Zaman, kendi eksik ve kusurlarını, hocasının liyâkatsiz ve beceriksiz oluşuna bağlayan talebeler zamanı. 

Halbuki sormak lazım, en kaliteli ve ehil hocalar karşısında durumumuz nasıl olur?  

Meselâ Hızır gelip de hakîkat dersleri verse, birimiz de Mûsâ’nın tırnağı olabilir miyiz? Hacı Bayram - ı Velî gelip çadırdan kan akıtarak sınamaya kalksa, bir tânemiz mürid kalabilir miyiz? Şems gelip de Mevlana’yı geçirdiği eğitimden birimizi geçirecek olsa, hiç değilse ilk birkaç derse dayanabilir miyiz? Üftâde çıksa da “Hocalığı bırakacaksın, bundan böyle çarşıda ciğer satacak, kalan zamanında da tuvalet temizleyeceksin” dese, tereddüt bile etmeden teslim olabilir miyiz? Şiblî hazret yola çıkıp kucağındaki taşlarla başımızı yarsa, nefsimizden, tüm can yangınına rağmen ve kanlar içinde yine de gidip sarılacak bir yârân çıkarabilir miyiz? Rasûlullah aleyhisselam gelse, yatağına yatacak Ali, “O diyorsa doğrudur” diyecek Ebû Bekir olabilir miyiz? 

Zaman, mantığına yatmayan emre isyan eden, bolca akıl yürüten, çokça çıkar gözeten parlak zekâlılar zamanı.  

Zaman, “Ey Hızır, yaptıkların çok saçma, bence böyle olmalı” demeye hazır, çok bilmişler zamanı.  

Zaman, “E yani Hacı Bayram! Şu yaptığın da iş mi? Girdin çadıra, kıydın koyuna, bizi de bir müridini boğazladığına inandırıp kandırdın! Senden mürşid olmaz” diyebilecek kıvamdaki hamlar zamanı.  

Zaman, “Adın Şems olmuş; ama hâlinde hayır yok, bu ne kılık, bu ne tavır?” diye ukalâlık edecek tıfıllar zamanı. 

Zaman, “Sen çıldırdın mı Üftâde!? Ben o diplomayı alana kadar neler çektim!” demeye hazır, kariyer yapma, maaşı ve sigortayı sağlama alma derdindeki dünyalılar zamanı. 

Zaman, “Şiblî misin nesin! Ne atıyorsun aslanım! Sen bana bir taş atarsan, ben de sana bin taş atarım!” diyerek saldırmaya hazır bekleyenler zamanı. 

Zaman, “Bak Muhammed! İyisin hoşsun; ama zaman değişti” diyerek âyet ve hadisleri çıkarlarına uygun yorumlayanlar, hatta yok sayanlar zamanı. 

Eğitim televizyona düştü düşeli, ahlâkî değerlerde sıkıntı var. Aile terbiyesinden mahrum, başına buyruk yaşamaya alışmış, bunu da “Hak ve hürriyet” sanmış gençler her câmiâda mevcut. Yazık ki “Biz yanlış bir şey yapmadık!” diyerek, kendince pek mağrur bir edâ ile hocasına veya ana babasına diklenen gençler, sadece başlı başına bu diklenişlerinin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu bilemeyecek kadar edep fakîri. 

Zaten zaman, edebiyle sevenlerin değil, arzularına ulaşmak adına, anayı, babayı, hakkı çiğneyerek gidenlerin, hatasını marifet bilenlerin zamanı. 

Sabırsızlık, hazımsızlık, hadsizlik diz boyu olunca, diller uzun, kalpler kara, akıllar fazla. O kadar ki talebelerin dilinde bir yakınma: “Üf yaaa! Bu hoca da hep aynı şeyleri anlatıyor!”

Şimdi biri olsa, bu söze şamar gibi bir cevap verse, acep talebe, bunu anlayabilecek durumda mı, bilinmez; fakat dünya umut dünyasıdır. O halde el cevap:  

“Hocanın senelerdir hep aynısını söylemesine mukâbil, keşke talebe de bir eğrisini düzelteydi de o da yeni konulardan bahsede, yeni mevzûlara gireydi. Yıllardır hep aynı dersi yapmasına mukâbil keşke talebe de tek bir konuyu idrak edip yaşamaya başlamış olaydı da o da yeni konular işleyeydi. Daha iki rekat namazı kılamadık ki kırklardan yedilerden konu seçse. Daha ana – babaya hürmetin ne olduğunu anlamadık, kanaate ve şükre bir türlü alışmadık ki gökten inen sofranın anahtarını sunsa. Talebeler Ramazan orucunu tutmaktan âcizken, Hoca Dâvud orucunu ne diye duyura? Seherlerde secdeye varmayan başa, kim, nasıl faydalı ola?  

Hocasını “Hep aynı şeyleri anlatıp duran bir papağan”a benzetirken nasıl bir edepsizlik içinde olduğunu göremeyecek kadar körleşmiş bir kimse, talebe midir? Hocası hakkında ileri geri konuşmaya, hatta ona çamur atmaya cür’et edebilecek kadar haddini aşan biri, ilme açık mıdır? “Ben bunu zaten biliyorum!” diyenin, hakîkaten bilmeye hâli var mıdır? Sürekli olarak kendi kafasının içindeki konuşmaları dinleyen kalp, derste anlatılanları duyabilir mi?  

Keşke talebe olaydık; ama biz her şeyi bildiğini zanneden birer “Hoca”, yol gösterenlerimiz de bilir bilmez akıl veren birkaç “Derin hoca” iken, talebelik bize uğramaz. Zira bu durumda tâlip değil, nefsi kendisine gâlip kimseler olmaktan öteye geçemeyiz. İyi niyetten, hüsn-ü zandan, saflıktan ve içi dışı bir olmaktan uzaklaştıkça da talebelik bizden soğur. Böylece, nereye bastığını göremez halde, nâra doğru yürür gideriz. Halbuki kişi, çiğneyip geçtiğinin ne olduğuna bakmalı. Paspas mı? Halı mı? Toprak mı? Ana mı? Hoca mı? Hak mı? 

Şimdi birçok anne çocuğuna “Gel anneciğim.” diye sesleniyor. Birçok baba evladına “Nasılsın babacığım?” diye soruyor. Vaziyet böyle tuhaf olunca, çocuklar kendilerini anne ve babalarının ebeveyni zannediyor. İcâbında annesini azarlayıp babasına da haddini bildiriyor. Evde böyle yetişen bir kimsenin, eğitim aldığı ortamlarda da kendisini “Hocasının hocası” olarak görmesine şaşmamak lazım. Dolayısıyla, evlatlık vasfı taşıyan çocuk ve talebe vasfı taşıyan öğrenci, neredeyse kalmıyor. 

Hâsılı, hocanın dilinde, aynı şeyleri anlata anlata tüy bitiyor. Lâkin talebenin hâlinde bir adım ilerleme görülmüyor. Doktorun kendisine verdiği ilacı konu komşuya dağıtan bir hasta, nasıl iyileşir? Kişi, yapılan ikâzı üstüne almadığında, dersi, kendisine anlatıldığını düşünerek dinlemediğinde düzelebilir mi?”

&

Derler ki mürşîdi olmayanın mürşîdi şeytandır. Yani kendisine hakkı ve hayrı tebliğ ve doğru yolda rehberlik edecek kâmil bir rehberi bulunmayan kimse, yanlış yollara sapabilir. Kurdun saldırılarından korunabilmek için, sürüye dâhil, çobanına tâbî koyun gibi olmakta fayda vardır. Bunca sözün de aslı özeti, edep ehli bir talebe olmaktır. 

Dolu testi, dolabilir mi? Talebe olamayandan hoca olabilir mi? Daha talebe bile olamamış birine, birileri hoca dese ne çıkar? Adını değiştirsek, sarımsak gül gibi mi kokar? “Öt bakalım güzel bülbül” diye seslensek, karga ne yapar? 

Bugün tüm nefislerin, hedefini “talebe olmak” şeklinde tashih edip düzenlemesi lâzımdır. Halbuki bizler, sanki onu zaten başarmışız da sıra başkalarına gelmiş gibi… Sanki hakkıyla talebe olmuşuz da hocalığımız kalmış gibi bir hava içindeyiz. 
O halde âcilen duâya duralım:  

Allah’ım! Bizi, hakkı öğrenmek yolunda hâlis talebe eyle. Lûtfeyle ki keçilenen değil, itâat ve hürmetle, en güzel şekilde geçinen ve geçinilen, tekâmül eden, gelişip yenilenen hayırlılar olalım. Âmin.  

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square