Sabr-ı Cemîl

Gör ki bu kadar sözün özeti “Sabr-ı Cemîl.” 
Maksûda onsuz varmak, değil yok, mümkün değil!  

&

Sabır; edep ve sükûnetle katlanabilmektir. İçinde öfke ve hınç biriktirerek değil, rızâ ile beklemektir. Zorlu bir ibâdet, yönünü Hakk’a çeviren ve sebepleri aşıp, “Sen Yâ Rabbi! Sen’den yâ Rabbî!” diyebilen kimseler için tatlanan, acı bir lezzettir. Zaten, iniltileri O’ndan başka duyacak, kalplerdeki niyeti O’ndan başka bilecek ve bizi sıkıntılardan, O’ndan başka kurtaracak olan mı vardır? Yaratan ve tüm alınları elinde tutan Allah hâzırken, bir başkasından medet ummak, hamlıktır. Payımıza düşen sancılar, ufkumuzun açılması için vesîledir. O halde bodrumlarda feryât etmeyi bırakıp, manzarası güzel üst katlara çıkmak, daha geniş açılardan bakarak hayrı ve hakikati seyre dalmak gerekir. Artık bütün enerjini bu uğurda kullanırken, sabret.  

Aşkı da nasıl kirlettiler gördün mü? Halbuki insâf et, demişti Mevlânâ, insaf et, aşk iyi bir şeydir. Aşka halel veren senin kötü huyundur. Ah bir bilsen, aşk ile şehvet arasında ne uzun yol var! Şimdi bak, zehirli bir sarmaşık olup sarılmayı aşk zannediyorlar. Hazreti İbrâhim’i Halil, Kadı Mahmud’u Aziz, Sultan Mehmed’i Fâtih, Necip Fâzıl’ı Üstad yapan aşkı tanımıyorlar. Mâşûku “kalıp” olanın kalbi hastalanıyor. Böylesinin, “habîbim” hitâbındaki güzelliği anlamaktan yana nasibi de olmuyor. Sevgili kelimesini paçavraya çeviren, sevgili de olamıyor. Halbuki tende değil, canda, gönüldedir aşk. Bencilce harcamakta değil, ikrâm etmektedir aşk. Acıtsa, kanatsa da güller dermektedir aşk. Bu gerçekleri tâlim ederken, sabret.  

Bak işte, sırası gelen gidiyor. Alan, veren, nefret eden, seven, ağlayan, gülen, sıkıntı çeken, çektiren hep yerine kavuşuyor. Çenesi bağlanıp üzerine toprak atılan herkes, hakikati kavrıyor. Lâkin can bedenden çıktığı vakit, özür dileme, helâlleşme, tevbe etme fırsatı da elden çıkıp gitmiş oluyor. Kocaman evlere sığmazken daracık kabre sığınca, her şeyi fark ediyor insan; fakat iş işten geçiyor. Ardında bıraktıkların hayırdan yana kalabalık, kabrin de aydınlık olsun istersen, iyiliği âdet edin. Ömrünün son günü olduğunu var sayarak, her gününü iyilikle geçirirken, sabret.  

Rahat değil misin ki? Yatağın yünden, yastığın pamuktan değil mi? Ne hasırda yatmışlığın var, ne taş değirmende buğday öğütmüşlüğün. Duymak için kulakların, görmek için gözlerin, söylemek için dilin, çiğnemek için dişlerin hazır değil mi? Yatıp uyuyabiliyorsun, uyanıp ayağa kalkabiliyorsun. Sahi, sabahın nûrunda ne hayır işliyorsun ki Allah sana ekmeğini, suyunu, tuzunu bol bol ikrâm ediyor? Farkında mısın, hem kendin için çalışıyorsun, hem mukâbilinde yine sana ücret ödeniyor. Ücret deyince aklına hemen para gelmesin. Havayı soluyabilmen, güneşin sıcaklığını hissedebilmen, çiçeklerin kokusunu alabilmen, nice günâhına karşılık yine de hâlâ sevilmen, ecir değil de nedir? Hem zaten, bir nimet senden alınmış olsa, bunun da karşılığı sabrın nispetinde, cennette seni karşılayacak değil midir? Nankörlükten Allah’a sığınıp şükrüne şükür katarken, sabret.  

Ihlamur pek güzel kokulu bir bitkidir. Çayını demlemek isteyenler, heybetli ağacından, büyük bir yorgunluk çekerek alıp kuruturlar onu. Kiraz da pek leziz ve şifâlıdır ya nice zorlukla toplanır. Dikenli dallar arasından koparılan kuşburnu ve böğürtlen, sabırla uğraşan kimsenin ellerinde, pek leziz bir marmelada dönüşür. Şimdi düşün. Nice şifâyı içinde barındıran sirke, nasıl olur? Koklayınca gönle sürur olan gül yağı, ne şekilde elde edilir? Zahmetsiz, emeksiz, hangi nimete erilir? Bunları düşün de cennete götüren yolda ağrılar çekerken, sabret.

Cemâli istemek gibi bir nasîbin olduysa, şüphesiz nice bedeller ödeyeceksin. Çoğu insanın geçici hevesler için çırpınıp durduğu bir dünyada, senin payına Allah Rasûlüne benzemeyi istemek gibi bir nasip düştüyse, şüphesiz deneneceksin. Dünyada bir ev almak için bile sermâye gerekirken, cennette köşk dileyenin hazırlık yapmaması, hayır biriktirme gayretinde olmaması tuhaf değil midir? Durma. İhlâsla hizmet eder ve mahviyet içinde secdelere varırken, sabret.

Ezâ ve cefâ çekmeyi kim ister, diye sordular da birisi cevap verdi: Ben isterim! Çünkü ben, karlar içinden baş çıkarmak isteyen kardelenim. Sonra bir başkası: Ben de isterim, dedi. Çünkü dünyaya gelmek isteyen bir bebeğim. Onun ardından, biri daha atıldı: Ben, üzerine nakışlar işlenmesini arzu eden ham bir kumaşım, ezâ ve cefâ dedikleri de benim sevgili iğnem, kıymetli gergefim. Lokma seslendi sonra: Ben de, dedi, ben de isterim ezâyı ve cefâyı! Çünkü eğer dişler arasında paramparça etmeseler, ufalayıp ezmeseler, maksadıma ulaşamam. Ondan cesaret alıp, hamur da kabardığı yerden mırıldandı. Ben de isterim! Çünkü ateşe sürüp pişirmezlerse, çürüyüp kalırım. Bu sırada, balkon tarafından halının sesi duyuldu: Ben de bana vuracak bir sopaya, böylece tozlarımdan kurtaracak bir dayağa hasretim. Gözünü aç da gör. Kulağını aç da dinle. Mahlûkatın hâlini seyrederken ve sana her an hakikati haykıran o sesleri dinlerken, sabret.  

Mûsâ aleyhisselam, bildiği doğrulara ters düşen bir işle karşılaştığında ve hikmetini kavrayamadığında, sabretmekte acze düştü. Hızır aleyhisselâm gemiyi delerken, “gerçekten sen, ziyânı büyük bir iş yaptın!” dedi. Halbuki bu, gemiciyi, ileride karşısına çıkacak olan ve sağlam gemileri gaspedip duran kraldan korumak içindi. (1) Hızır aleyhisselâm çocuğu öldürürken, Mûsâ aleyhisselâm “gerçekten sen fenâ bir iş yaptın!” dedi. Halbuki o çocuk büyüyecek ve mü’min anne ve babası için fitne olacaktı. (2) Bu manzaraların seyrine tahammül etmek bile zorken, yaşaması nasıldır, takdir edersiniz. Gemisi delinen adam ve evlâdı öldürülen ana için durum, elbette çok zordur; fakat her insan, bu zorluk ateşinde pişmekte olan bir Musâ gibidir. Her geceyi Kadir, her geleni de Hızır bilmek, yüksek bir meziyettir. Çünkü seyri, sebepten müsebbibe çevirmiş olmayı, hâdiseler karşısında “vardır bunda da bir hayır” diyebilecek olgunluğa varmayı, “sen bilirsin yâ Rabbi!” diyerek fâil-i mutlak olan Allah’a sürekli hüsn-ü zan içinde bulunmayı gerektirir. Sen de iç yüzünü bilmediğin işleri karşılarken, sabret.  

Îmân elde tutulması pek zor bir ateş gibi olunca (3), mü’minlere en çok gereken, sabırdır. Varlığa, yokluğa, tokluğa, açlığa, genişliğe, darlığa, esirgenene, ikram edilene, açıklanana ve gizlenene hakkıyla sabredebilmek için sünnet ışığında yol bulmamız şarttır. “Ey Rabbim Sen bilirsin, ihtiyâcım olanı verirsin” der, her seferinde biraz daha mesâfe katederken, sabret. 

Lâ ilâhe illallah sözü büyük nimettir; lâkin esas devlet, söylediğini idrâk etmektir ki şükrüne kuvvet yetirilemeyecek, apayrı bir devlettir. Önce âleme ve alnına, sonra da okuduğun şu yazıya tekrar tekrar, geniş bir gönülle bak. Gör ki bu kadar sözün özeti “Sabr-ı Cemîl.” Maksûda onsuz varmak, değil yok, mümkün değil!  


(1) Kehf Sûresi 71, 79
(2) Kehf Sûresi 74, 80
(3) Müslim, İman 186

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square