Sırça Kandil

Aşk ile bülbül olup, ötenlere aşk ola. 
Meğer ki sırça kandil, bir kâmil mürşid ola.

&

-Kap şekline büründürür, içine konan suyu. Su gibiysen, akıcıysan ve başka bir kaba değil de bir “kandil” in bağrına dolmuşsan, doyulmaz elbet ruhunun varacağı o tada. Lakin her tadın bir bedeli var ki, hiç şüphesiz ödetirler. Kimini lâl ederler, kimini söyletirler… 

Bu sözlerin ardından sustu sırça kandil. Pek narin ve latifti. Sarayda, padişahın özel odasına giden yolu aydınlatmakla vazifeliydi. Padişah her geçişinde meth - ü senâ eder, tebessümüyle şereflendirir ve “kıymetlim” derdi sırça kandile. “Kıymetlim, ne kadar da aydınlık ve durusun. Seni kıracak olanın, iki eli kurusun!” 

Padişahın böylesine değer verdiği sırçanın, başka nice seveni, serenatlar yapan nice aşığı vardı; lakin bir tanesi kimselere benzemez, bambaşka bir aşkla severdi onu. Bu, sarayın hizmetkârlarından, nahif bedenli, yüzü de benli bir çocukcağızdı. Kandil içten içe yanar, sükûnetle ışığını saçarken, sanki onun alevi, o çocuğun bağrını kaynatırdı. Ömrünü, gönlünü, bütün varlığını onun yoluna sermiş, her gittiği yerde ondan bahseder, herkese onu anlatır olmuştu. İçindeki hasret büyüdükçe coşar; coştukça taşar, sesi duvarları aşardı. Onun derdi, yiyip bitiren cinsten değildi. Cana can katan, yıktıkça yapan bir aziz dertti. Bir gün, baktılar ki yine sırça kandilden söz ediyor, neredeyse inliyor:  

- Onun derin bakışlarını ne vakit seyretsem, alevindeki titreyişi ne zaman görsem, gönlümdekine “aşk” demeye, bir kez daha utanırım. Etrafı aydınlatan nicesi gibi, o da içten içe tükenir; lakin o güzel, sanki tükendikçe hayat bulmakta, can verdikçe canlanmakta gibidir. Onu gören, aydınlığının zevkiyle hayâle dalarken, o da yanışlarla neşelenen bir sevdâlı çerağdır. Nicesi, parmağının ucuna bile değdirmezken, alev onun bağrında yanar durur. Ah o alev! Titrer, şiddetlenir, azalır… Fakat hep kalır. Bunu görenlerin kimisi, “alev üşüyor” der. Kimisi “alevin canı acıyor” der… Kimi de “alev sevinçten dans ediyor” diye düşünür.  

Hakkında çok söz söylenir ya, diğer yandan o sevgili kandile, herkes pek hürmet eder. Bu da zaten o “nurlu” çilekeşin hakkıdır. Saygınlığı bedava sanıyorlar. Vallahi o, aşk ile yanmayan kula verilmez. Hürmetle baktığınız şu cânân, o bakışlara liyâkat kazanmak için, ne sıkıntılardan geçmiştir de, söylemez. 

Zaten, sır tutmak da, ser vermek de ona mahsustur. Zira onda aşk vardır. Bu sebeple vefâ yanından hiç ayrılmaz. Hem cazibesine kapılmamak imkansızdır, hem cezbeyle haddi aşmamak lazım. Zira o kandil, hem yakıcıdır, hem yanıcıdır. Yanmakla hayat bulan, yoklukla mânâ kazanan bir varlık, hiç “ben” deyip duran bir nefisle kıyaslanabilir mi? Fakat işte, o “ben” demeyi adet edinmiş kimseler de olmasa, bazıları için, kandilin kadrini bilmek zorlaşır. Kim ki açlığı tadar, tokluğu da tadar. Açlığı tatmayan için, tokluk bir zevk değil, külfettir. “Piştim” diye feryat eden ete ateş neylesin. Ateş, çiğliğini bilen etler için nimettir.  

Ah benim sırçam! Sana öyle hoyrat ve kaba uzanamam! Kıramam, düşüremem seni. Zira seni kıran, aydınlığından mahrum kalır. Halbuki ben senin ışığınla yollar aşmak istiyorum. Şu hâlimle, yağ gibi her yana bulaşmaya, her yana akmaya meyyal olan bir âcizim. Halbuki senin varlığına dahil olup, etrafı aydınlatan bir nûra dönüşmeyi arzu ediyorum. Bunun da ateşe tahammülle mümkün olduğunu biliyorum.” 

O sırada bu sözlere kulak kabartmış olan bir başka hizmetkâr dedi ki:  

-Senin şu “sırça kandil”i abartıp durmana da şaşarım! Koca padişah dururken, sen tutmuş, onun sarayında vazifeli bir kandile sevdalanmışsın. Olacak iş mi?! Bu ülkedeki herkes, onun rızasını kazanmaya memur çalışıp didinir, nasiplerini de böylece kazanarak, geçinip giderler. Mutfakta nice tencere tabak, gün boyunca çalışır. Nice aşçı, en leziz yemekleri yapmak için yarışır. Sadece bu kadar mı? Elbet değil! Nice gıda, padişahın canına can, kanına kan olmak uğruna seve seve baş verir, nicesi de sıra bana ne vakit gelecek diye bekleşir. Sen tutmuş, çıtkırıldım bir sırçaya gönül vermişsin! Peeh! 

Bizim çocuk cevap verdi: 

-Öyle deme. Sırçam hakkında ileri geri söyleme! Zira o gözyaşlarını akıtmaya başladığı vakit padişah celallenir, “kim döküyor nadidemin didesinden yaşları!” deyip hesap sorar. Sırça kandil, diğerlerinden başkadır. Onu padişah yürütür. Onu padişahın soluğu diriltir ve öldürür. Benim derdim kederim olduğu vakit, kendi kendime söylenirim. Sırça kandil ise bizzat padişahla söyleşir.  

Herkesin hali elbet başka türlü. Kimi azıcık bir işi büyütür de büyütür. Kimi çok işini gözünde bit gibi küçültür. Bazısında aşk deryadır, yüzer dalar, tat alır. Kimi bir kaşık suyu aşk zannederek yanılır; ama sırçam başkadır! Sırçam başkadır! Ben ondaki zarafete, inceliğe ve kavîliğe hayranım. O sadece vazifeli olduğu koridorda değil, her bir odada lazımdır. Güneş battığı vakit mutfak onunla aydınlanır. Aşçılar karabiber ile tarçını onun ışığında ayırır.  

Bir gece baktılar ki, lambanın bir ucu kırık! Eyvah, dediler, ne olacak şimdi! Padişaha ne hesap vereceğiz? 

Hummalı bir araştırmanın ardından anlaşıldı ki, sırçanın camını bizim çocuk kırmış. Padişah bunu duyunca, kaşlarını bir çattı ki, suçu olmayanlar bile kaçacak yer aradı. Zaten padişah da kimseyle değil, sırçayla muhatap oldu: 

-Ey benim nadidem, dedi. Dile benden ne dilersen. Dilersen başını vurayım o hainin, dilersen canını alayım! Senin canını yakanı, dile ben de yakayım!  
Sırça kandil, alevi titreyerek cevap verdi: 

-Ey benim devletlim! Sizden, o çocuğun affını dilerim. Sebebe kızamam. Zira o sizin sarayınızın hizmetkârıdır. Onun başını bağışlayın, zira o sadece, benim size olan hasretimin yangınına meftun olarak, bir cezbeyle bana uzanmıştır. Onu uyarmıştım. Dokunsan da yanacaksın, dokunmasan da demiştim; lakin çocuk işte, aşkının heyecanıyla, sözlerimi duymamıştır. Benim o çocuğa karşı kalbim ince. Hamdolsun camım kırıldı ya, gönlümde kırıklık yok zerrece. Sebebe kızamam zira demek ki istidadı bu kadar. Hem pek de nahif durur, gönlü de avuç kadar. O bendeki ateşe, ne yapsın, meftun oldu. Zaten ben kırıldım ya, onun da canı yandı. Ne yapsın, bende senden ikram bir cazibe var ki, o çocuk da kapıldı, bir nevi kurban oldu.

Bu sözler üzerine, affedilince çocuk, sırçaya duyduğu aşk, çok idi engin oldu. Yanındayken de yandı, bir gönlü zengin oldu. O günden sonra onu, daha kim tutabilir. Kandilin ateşinde, küllendi sezgin oldu. İşte o dem vuslat içre hasret devri başladı. Kandilin alevinde, hamlığını haşladı. Böyle canı yanarken, susmadı bülbül gibi, neredeyse her vakit hasret türküsü söyledi. Duyanlar hem çok şaştı, hem dikkatle dinledi: 

-Sen, ruhuma sürursun. Her hâlin bir ufuk açar, bir diyardan başka diyara taşır beni. Bana kalsa simsiyahtır gözlerin. Efsunlu şiirlere benzer mânâlı sözlerin. Saçlarında beyazların en hası! Ay yüzünde nurlar hep parlayası! Sen ne kadar özelsin. Onca gözlerim de gözlerini, dalamam ya hani içine… Bilmem ki bu yüzden mi ne, ben seni çok özledim! 

Yalnızlıklarımın en tatlı arkadaşı, tevbelerimin içli yakarışı, gönlümün gizli yanışı! Bence, asaletin en çok yakıştığı yer, sensin. Aziz fikirlerin ve derin duyguların, cümle olup dökülürken dilinden, vakar nasıl da yakışır gül yüzüne bir bilsen! Hani öyle bakar bakar dururum da, varamam ya aslına, sanırım bu sebepten, ben seni çok özledim!  

De ki kaç adam kaldı yeryüzünde? Kaçı belhum edal, kaçı üsve – i hasen? Güvenilecek insan sayısı kaç? Emanet güdecek ehil çobanlar hangi diyarlara göçtü? İşte, bazen sığınacak limandan mahrum kalınca, hazan yaprakları gibi, herkes bir yana savrulurken… İşte o dem, ille de sen! İlle de sen! Bilmem ki acep, seslenip seslenip, sesini hakkıyla duyamamaktan mı desem, ben seni çok özledim!
Sorsalar ki: Altında gölgelenen, hiç çınarı özler mi? Yamacında gezinen, dağa hasret gider mi? Hem dala sarılıp hem sarmaşık âh eder mi? Ben ne anlarım dala sarılmış sarmaşıktan! Benim sevmem öyle hep kıyılardan, uzaktan! Zaten dibinde olsam, işte, o da mesafe! Huzurunda gezinip, bulamamaktan mı ne, ben seni çok özledim!

Yıllardır hep “gel ve git”! Senelerdir “med - cezir”! Nefsim kendi çapında, bazı hiç, bazı vezir! Ey saray odasının sevgili nur nigâhı! Duydum, duydum da çektiğin o estağfirullah’ı, dedim eyvah, o böyle sevabına tövbede, ben günaha tövbeyi bile ihmal etmede! İşte böyle sen “ulu”, ben “kuyu”, ondan mı ne, ben seni çok özledim! 

Sahi, sanki suyunu senden esirgeyen, derin bir kuyu bu naçar! Ve sanki sen, bakracını salmış, azimli bir hizmetkâr! Vazgeçme benden, bul da içimdeki Yusuf’u, şânımız alsın yürüsün! İyiler hürmetine, kötülüğüm kurusun! Sen Padişahın ne güzel ve ne tatlı kulusun! Böyle her bir halime, tebessümünden mi ne, ben seni çok özledim! 

Bakışın büyük nimet, bakmayışın da devlet! Dilediğini lutfet! Razı olmazsam bana, yazıklar olsun; ama sen ey insafın da seri! İmtihanı uzatma. Bakmazken de bakarsın, bilirim ya, bakışından mahrum bırakma. Zaten, o nazarına her kavuşmamda, bilmem, neler oluyorsa, ben seni çok özledim!  

Kaşlarını çatmana hayran olduğumu bilirsin. Yüzünde güller açtıran gülüşüne de ayrıca meftunum! Takdir edersin ki fakir, dilenmeden duramaz. Ekmek gibi bir şeysin, su gibi, sensiz olmaz! Dilim böyle dedikçe kalbim titreyiverdi de, bilmiyorum ondan mı ne, ben seni çok özledim!

Aydınlığında oturmak, zevklerin başı! Gideceğin yolu açmak canımın aşı! Sen iyiysen, uçar elbet bu gönlün kuşu! Özün de sözün de şifa dağıtır. Gözler hasretinle çok yaş akıtır. Söylesen de iman etmişim, demesen de… İşte böyle hem sevip, hem sevilmekten mi ne, ben seni çok özledim!  

Sen ey pür vefâ! Sen ey tanıdığım en mert! Ve ey bildiğim en cesur yürekli sırça! Sadece sen dol ruhuma! Zerre kadar boşluk kalmayasıya, sen doldur varlığımı! Nerede hasret var, orası gurbet ya hani… Ve hasret, bittikçe başlar da hiç nihayet bulmaz ya… Ve hani vuslat, sanki içine girdikçe uzaklaşıp kaçan bir yakamoza benzer ya… Yüze çıkmaya çalıştıkça dibe vurduğumdan mı desem? Yoksa kıyılardan seyredip edip de, o ışıl ışıl aydınlığında kaybolamadığımdan mı bilmem. Ben seni çok özledim! 

Hayranın ne de çok senin. Meftunun ne de çok senin. Elbet dönecek etrafında pervaneler. Elbet gelecek ardından nice divaneler! Sen ki böylesine câzip ve böylesine has nefer! Seni, sevmekten bîhaber olan da bilmeden sever. İşte böyle durup durup her gündüz ve her seher, ben seni çok özledim. 
Sırça kandil, bunca sözün ardından, şu kadarcık söyledi: 

-Aşk ile bülbül olup, ötenlere aşk ola. Meğer ki sırça kandil, bir kâmil mürşid ola.

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square