Kulun Beni Bırakmış Gibi Yaptı Allah'ım

Ey aşkına başlar kesilesi Sevgili, bildim!
Ahmedinde, bana olan sitemini dinledim.

&

“Allah için kes ki, başım, zevk ile safâ eylesin"

Kalbinde iman vardı. Bakışlarından anlardım bunu, sevgiyle ışıldardı. Asil ve vakur, ince ve kibardı. Yûsuf idi, hissetmiştim, nefsine gâlip idi. Her yanı güzel, her hâli özel idi. Sözü de özü de doluydu. Hem derin düşünürdü, hem de "Ânın Oğlu" ydu.  

&

“Bana olan inancını aldın, Sana olan inancını alma."

Onun bekletmesini, gelmesini, naz etmesini, kızınca kendince protesto etmesini, dâvâsına iman etmesini... Herşeyini sevmiştim.  

Kalpler kudret elinde… İman dediğin ne ki..? Sadece bir an işte, gelişi ve gidişi... Kalp bir anda meftûn, bir anda medfûn... O, gönlü bana nasıl aktı, bilemedi. Allah nasip eyleyince, gayri ihtiyârî, bendeki güzelliğe iman etti. Sonra yine Allah dileyip, borçlarımı sebep etti de, imanı bir anda bitti. Gözlerindeki ışıltı söndü, sesindeki neş'e gitti. 

Benden ötürü içinde yanan ateş söndü, coşkusu bir anda itidale sevkolundu. Onun bu hâlini de çok sevdim. Çünkü olduğu gibi görünürken, içi dışından seyredilen nadide bir cevherken de çok güzeldi. Bana olan inancını yitirdiğinde de güzel... Ve zaten aslolan, ben değildim.  

O "ilginç" dedi ya, bence imanı yitirmek çok ilginç değil. Bu, her gün milyonlarca insanın kalbinde yaşanan bir "med - cezir". Bence ilginç olan, “bir kalbin, her durumda imanında sabit kalabilmesi”. Az olan, kıymetli olan, bulunması zor olan da işte bu.  

İnanmayı bırakınca, durmanın bir anlamı yok. O güzel de civarımdan uzaklaşıp gitti, gitti…. Ardından dua ettim: O beni bıraktı Allah'ım; ama ne olur sen O’nu bırakma, bırakmış gibi bile yapma!  

&

“Senin rızan uğruna benden geçene hayranım! “

Terk etti diye kızmadım! Çünkü o beni, Hakk’a borçlu olduğum için bıraktı. Dedi ki: 

-Sen nasıl öyle bir Güzel’e borç takarsın? Sen ki Nesl-i Yâr'sın, sende nasıl olur böyle bir kusur? Sende nasıl olur borçluyken huzur? Tam sanırdım, oysa sen hasarlısın, eksiksin! Virdin de, secden de doğru düzgün değil! Söylüyorsun; ama boş! Âyinesi iştir kişinin, bilmez misin?!

Haklıydı. Doğru söze baş eğdim. 

-Vaziyetim işte budur, hikmetini bilmem, dedim. 

&

“Hakkıyla kul değil iken, benim dahi canım yanar güzele…”

Belli etmek istemedim ya, o gidince içim yandı, birazcık daha piştim. Sonra duramadım, herşeyimi paylaştığım, biricik dostuma çattım. Hiç dosta çatılır mı, deme. Vallahi dostun makamı, her hâlini sevgisiyle güzelleştiren en yüce makamdır. Naz da, cilve de, sızlanma da, çatma da dostadır. Dostla ne vakit konuşsam, gözlerim bulutlanır. Yine öyle oldu. Göz gözü görmez vaziyette sordum: 

"-Hâlim bana zaten mâlum! Yine de gelmiş sitem ediyorsun. Bu durumdan memnun değil mahcup olduğumu bile bile, bilmem ki ne diye beni dile düşürüyorsun? De bakalım, neden beni her vakit huzuruna almıyorsun? Gerçi her yer zaten senin huzurun; lakin başımı secdeye niçin her vakit kaldırmıyorsun? Ben senin namaz lutfettiğin kullarından daha mı cimriyim? Onlar çok iyi de ben, çok mu fena biriyim? Daha mı hastayım ve daha büyük bir suçum mu var onların birçoğundan? İffetsiz, nezaketsiz, destursuz muyum? Yoksa onlardan daha mı az seviyorsun beni? “Ebe dilim” yalan ve çirkin laflar mı doğuruyor? Sebep ne ki?  

Sanki başı secdeye her vakit değen kulların benden daha mı uslu? Çok mu kâmil sanki onlar? Daha mı az borçları var sana? Daha mı çok şükrediyorlar? Bende ne eksik ve onlarda ne fazla ki? Onlardaki hal senin lutfun, bendeki de senin esirgeyişin değil mi? 

Gönlüm, her an seninle gezerken, bu dâvete icabete güç yetiremeyişler neden? Dilim hep seni anarken, bu vaziyet, bu hâl neden? 

Bana kalsa, merak bile etmeyeceğim. Zira sen, verdiğinde de, aldığında da güzelsin. Yine de, aklıma geliyor, yoksa diyorum, adım cehennemliklerden mi yazıldı? Yoksa beni zagarda yakmak için mi istedin? Dayak yemeyecek çocuk, yaramazlık etmez. Sınıfta kalmayacak talebe, tembellik etmez. Cehennemde yanmayacak mümin, secdeyi hiç terk etmez, değil mi?" 

Sonra, elimden başkası gelmedi de, istemeye devam ettim: 

-Ey benim, sitemini de kullarıyla ikram eden Allah'ım! Ey benim, kulları bırakırken bırakmayan Allah’ım! Ey herkes sırtını dönse, yine de rahmet yüzüyle bana dönük olanım! Bana mü’minlik lûtfet! Bana hakikatli kulluk lûtfet! 

&

“O aynanın gelişi de, gidişi de kutlu idi! “

Ben bırakandan üzülmem. Çünkü bırakan zaten hakikatte hiç tutmamıştır. O güzel kul beni bırakınca da üzülmedim. Bilakis o beni, “Allah’a borçlu olduğum için bıraktı” diye, O’na karşı böylesine hürmetli, emrine kayıtsız kalınmasına karşı böylesine hiddetli diye, onun adına sevindim. 

Böylesine güzel bir kul, ben gibi bir enkazla niye vakit kaybetsin? Vaktin de, sözün de, gönlün de israfı haram... Allah tüm güzel gönülleri, layık olmayana akmaktan muhafaza etsin.  

Gerçi onu çok sevmiştim. Çünkü o, beni bana seyrettiren bir ayna idi. Bu sebeple, keşke, dedim, daha sabırlı ve kuvvetli olaydı da, bana yardımcı olaydı. Rabbimin, eksiklerimi eliyle tamamladığı kişi, o olaydı. Lâkin gidene kal denmez. Zorla olan hibeden, kimseye hayır gelmez.  

Zaten, o gidince hemen, adını sildim defterden. Aksi taktirde ona rahatsızlık verir, uzak ve sessiz kalmaya dayanamaz, ikide bir konuşurdum ezberden. Bu yaptığım, "kendime set" olmaktı. Yoksa silmek başka bir şey… Silinecek kul değil ki, bence o bir “Burak”tı… Allah beni Cennet’e onunla götürecek diye ummuştum; lâkin nasip olmadı. 

&

"Endamım yetmez imiş."

O güzelde doğruluktan başka birşey görmedim. Lakin bir yerde yanıldı. Bana da yalancı çıktı: 

-Endâmın yeter, demişti, yetinmedi. 

Ben onun yalancı çıkmasını da sevdim. Onun bu hâlini de, güzelliğinden bildim. Dedim ki içimden: 

-Zaten endam, gönülde salınandır. Biricik endâmı bedeninde olanın, sözü de hâli de külli yalandır! Baktı ki zannettiği gibi değilim, baktı ki hiçbirşeyim yok, ne yapsın? Hakikate hasret olan, yalanla yetinebilir mi? Sen seni bil ey nefsim, dedim, sen seni! 

Sonra içimden bir ses sordu: 

-Madem senin gönlün bu kadar endamsız, bunca büyük laf nasıl olup da senden çıkıyor? 

Cevap kolay: 

-Allah bazı taştan bazı Nesl-i Han'dan söylüyor. 

&

"Şimdi, yaylı tambur eşliğinde, ağlayacağım bir müddet"

Ne kadar sürer bilinmez... Bu yangın nimeti öyle birşey ki, ne nasıl yayıldığını anlıyor insan, ne de nasıl söndüreceğini biliyor. Gerçi, gelip söndürmeye kalksalar, ister miyim ki? Senin tadını alana, sensiz yaşamak yok ey cân! Sen, girdiğin kalpten, bir daha çıkmıyorsun. Vallahi hissediyorum, hâlâ benimle geziyor, benimle yatıp kalkıyorsun... 

Hasretle ağlayacağım, bilmem ne kadar sürer... Hasret olduğum sen misin? Hayır, sendeki o gevher! Sebepsin coşmama diye, ben hayran olmuştum sana... İmanın sarsıldı, oysa, ben çoktan koşmuştum sana... 

&

“Bir kul için duâ etmek, bu kadar mı haz verir?” 

Yapacak başka bir şey kalmayınca, en “kâmil ve çalışkan” uzvum ile… Dilimle yalvardım Rabbime. Dedim ki:  

-Ey benim borçları bir anda silmeye, eksikleri bir anda tamamlamaya kâdir olan Mevlâm! Duâm o ki, o güzel kuluna iki cihan selâmeti ihsan eyle. Onu umduklarına nâil, korktuklarından emin eyle. Bana onun ağzından yemeyi lûtfettin, ona da Kevser havzından içmeyi nasip eyle. Ona, öyle kavî bir iman ver ki, değişen şartlar sebebiyle sarsılmasın. Her şeyde, bende bile Sen’i seyredecek kadar, Sana âşık olsun! Aşkın onda gâlip olsun! Amin. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square