Hayy Hak!

Hayat bir savaş gibi, işte, küçüğü Tebük.
Hak yeme, yedirme ki gönlün kalmasın güdük! 

&

Hak, büyükçe bir lokmadır. Helâlse ve şükürle çiğnenirse iki cihanda safâ olur. Haramsa başa belâ, iki cihanda da cefâ olur. Allah’ın acıdığı biriysen, belânın farkına varır, kurtulmak için çâreler ararsın. Yok Allah’ın kendi hâline terk ettiği biriysen, işte o vakit dersin ki: “Haram helâl ver Allah’ım! Senin kulun yer Allah’ım!”  

Bir Müslüman, kâliyle de hâliyle de bunu söyleyemez. Zirâ her sözü şüphesiz dosdoğru olan güzeller güzeli Peygamberimiz, kendisine âit olmayan bir şeyi sahiplenmeye kalkışan kimsenin, ümmetinden olamayacağını, öyle kimsenin kendini cehenneme hazırlaması gerektiğini, sâde ve net bir ifâdeyle bildirmişlerdir (1) . 

İyi de Habîbullah aleyhisselâm böyle apaçık uyarmışken, üstelik Allah azze ve celle her türlü kötülüğü ve çirkinliği yasaklamış, her çeşit haksızlıktan menetmişken (2), insan neden yine de hak yer? Neden Rabbinin sevgisini kaybetmeyi ve cehenneme girmeyi göze alarak haddi aşar?! Çünkü bâzısının nefsi hep “ben” der, “bana” der. Böyle deyip duran hastalıklı bir “nefs”, doğru davranmaktan uzaklaşır. Kendisini dünyanın biricik merkezi zannettiği için, hakkı olanı da olmayanı da ister. Bu istekler zamanla sonu gelmeyen, dengeyi ve ölçüyü kaçırmış, aşırılaşmış taleplere, yani “hırs”a dönüşür.  

İnsanoğlu, gözünü hırs bürüdüğü vakit, ya hakkı olmayan bir paranın ya ehli olmadığı bir makâmın ya da art niyetle, karşı cinsten birinin peşine düşer. Düştükçe hırslanır, hırslandıkça aklı fikri temelli karışır. Karıştıkça yolu şaşırır, şaşırdıkça sapar. Saptıkça da artık her sapağı mubah saymaya başlar. Bu da îmânda zayıflık anlamına gelir ki en büyük tehlikedir.  

Bir kimse, bu tehlikeli hâle düştüğü vakit, birçok yanlış yapabilir. Meselâ, yetim malı yemekte beis görmez. Halbuki haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar, alevlenmiş ateşe gireceklerdir (3). 

Haksız yere can almak da onlar için zor değildir. Halbuki Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymak, haksız yere birini öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir (4). 

Dul kadına yan gözle bakmak, civârına kötü niyetle sokulmak gibi şer işler de gözünü hırs bürümüşlerin rutinlerindendir. Böyleleri, iffetten mahrum hâlleriyle hem kendilerine, hem de kendini korumakta âcze düşmüşlere zarar verirler. Üstelik böyle davranmak sûretiyle, hadîs-i şerifte zikredilen müjdeye nâil olmaktan da mahrum kalırlar. Allah Rasûlü Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur: Kocasız kadınlara ve yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır. O kimse tıpkı, geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir (5). 

Hakkı olmayan parayı gasp etmek, insanları kendi özel hizmeti için kullanmak, suçlu olduğu bir hususta yalanlar söyleyerek veya gerçeği gizleyerek üste çıkmaya çalışmak gibi fiiller de gözünü hırs bürümüşlerin işlerindendir.  

Bir insan ne zaman Allah katında şer olan bir fiili rahatça yapar? Hırs imânını temelli zedelediği ve nefsî arzuları o kişinin putu hâline geldiği zaman. Zaten hemen ardından, elde edemediklerine kavuşmuş olanlara karşı “haset”; istediklerini elde etmesine mânî olanlara karşı da “düşmanlık” adlı duygu devreye girer ki o vakit insan iyice zavallı bir hâle düşer. Düşmanlıkta haddi aşan ve haksızlık yapan kişi ise tam bir münâfık olur (6). 

Oysa Allah, hakka riâyet eden kulu sevmiş ve insanı buna müsâit bir sûrette yaratmıştır. Meselâ gözleri kapaklarıyla birlikte yaratmış ki nâmahreme kapanabilsin. Meselâ dil vermiş ki hakkı söylemek, haklıyı savunmak isteyen bu hayırdan mahrum kalmasın. El vermiş ki hayra ve helâle uzansın. Ayak vermiş ki Hak için hakka koşsun. Hâsılı bu hârika vücûdun ve uzuvların da üzerimizde hakkı var ki korunsun! Zîrâ hakkını almaya güç yetiremeyen her insan gibi, hakkı verilmeyen her uzuv da yarın dile gelecek ve kendisine haksızlık eden aleyhinde şâhitlik edecektir (7).

Sâdece bunlarla kalmadığını, elbiseye de hakkını vermemiz gerektiğini hatırlarsak, ne iyi olur. Onun hakkı, Allah rızası için, eskiyinceye kadar, şükürle giyilmektir. Yetmez. Yemeğin de hakkını vermek gerekir. Onun hakkı israf edilmeden, aşağılanmadan ve şükürle yenilmektir. Ağacın ve çiçeğin de hakkını ihmâl etmesek âlâ olur. Onların hakkı tefekkürle bakılmak ve korunmaktır. Bunlarla yetinmeyip, taşa, suya, havaya, ateşe, eşyaya da hakkını vermek, önemli bir vazîfedir. Onların da hakkı, Allah rızası için kullanılmak, kirletilmemek ve ziyân edilmemektir.  

Hele bir hak var ki şu saydıklarımızın her birinden öte. İşte o, yüceler yücesi Rabbimizin hakkıdır. Sâdece O’na kulluk etmemizi ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamamızı gerektirir. Allah, hakkına riâyet eden kullarına azâb etmez (8). 
O halde gel! Namazı, orucu, zekatı ve haccı Allah’a ada. O halde gel! Hayâtı başkalarının kurallarına göre değil, Allah’ın ölçülerine göre yaşa. Gel her adımını Allah rızâsı için at. Böylece hem nefsinin, hem üzerinde hakkı bulunan diğerlerinin hukûkuna saygı duymuş olursun. Haddi aşan, ancak kendi zararına aşar. Hele sen Allah’a ve Rasûlüne inanmış samîmî bir Müslüman isen, zâlimlikle yol alınamayacağını çok iyi bilirsin. Yine bilirsin ki yalancının mumu yatsıya, zâlimin hükmü de en fazla kendi kıyâmeti kopuncaya kadardır. 

Mesele sadece bu kadar da değil. Hak yeme, tamam; fakat diğer yandan, gözlerini iyi aç ve gelene geçene de hakkını yedirme. Kapını iyi kilitle meselâ. Kilitle ki hırsız girmesin. Çünkü hırsıza engel olmakla, hem evini, hem de hırsızlığa niyetlenen zavallıyı korumuş olursun. Haklıysan ve haksızlığa uğradığına inandıysan, kendini güzelce savunarak hakîkatin anlaşılmasını sağla. Böyle yapmakla belki hakkında sû i zan edip yanılacak olanları vebalden kurtarırsın. Hâsılı kendi hakkını savunurken bile, muhatabını cehennemden korumaya niyetlen. Bir de eğer helâl edemeyeceksen, kimsede hak bırakma. Alacağını al, diyeceğini de, vuracağını vur. Ya da vurma dur! Orada dur da helâlleş, ne olur… 

Allah Rasûlü, Tebük savaşından târifsiz bir yorgunlukla dönmekte olan ashâbına, neden “küçük savaştan çıktık, şimdi büyük savaşa gidiyoruz” buyurdu, düşün (9). Kişinin nefsiyle savaşması, nefsine haddini ve hakkını öğretmesi, kardeşinin, eşinin, damağının, dişinin hakkını vermesi, düşmanı yere sermesinden daha zordur da ondan. 

Âmennâ, haktır elbet haksızlığa karşı celâl; ama sen, sen yine de sabreyle! Sabreyle canım! Sabreyle özüm! Çünkü haksızlığa uğrayan kişiye, sabrettiği takdirde, Allah katından çok büyük bir şeref ödülü var (10).  

Bunca sene yaşadın, elbet bilirsin ya, bir kere de benden duy: Hayat bir savaş gibi, işte, küçüğü Tebük. Hak yeme, yedirme ki gönlün kalmasın güdük! 


(1) Müslim, Îmân 112
(2) Nahl Sûresi, 90
(3) Nisâ Sûresi, 10
(4) Mâide Sûresi, 32
(5) Buhârî, Nafakât 1
(6) Buhârî, Îmân 24
(7) Fussilet, 20 – 21
(8) Buhârî, Cihâd 46
(9) Süyûtî, II, 73
(10) Tirmizî, Zühd 17

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square