Ey Allah'ın Kulu!

Aşkın târifi çoktur; lâkin ârifi azdır.

&

Büyükler, kendi dertlerini, mahlûkâtın derdine derman olmak aşkı ile unuttuklarından büyüktür. O halde hadi! Artık kendin için bir şeyler beklemeyi bırak da samîmî bir hitapla, “sizin için ne yapabilirim?” diye sormaya ve büyümeye başla. Gerçi ne kadar büyüsen de arkandan gelenler arasında, senin göremediğini görmüş, bilemediğini bilmiş birileri çıkabilir. Sen onların gördüklerini dalgınlıkla kaçırmış, iyi niyetinden ötürü, aklına bile getirmemiş olabilirsin. Bazen, birinin aklına gelmeyen, diğerinin başına gelir. O halde, başıyla bedel ödemişlerin sözünü iyi dinle. Akıl akıldan, gönül gönülden üstündür. Kimi gözler, kimisinden keskindir. Hakkında “İyi tanırım, hukûkum vardır, eskimdir” dediğin kimselere de tekrar bak. Belki baldaki zehri fark etmemişsindir. 

&

Ey Allah’ın güzel kulu! Civârındaki sinsilere karşı seni uyandırmak isteyen Rabbine şükret. Bazı adam, gizli kalmış habis ur gibidir. Af ve merhamet, onun azgınlığını körüklemekten başka işe yaramadığı gibi, bünyeye de dokunur. Sen, daha büyük zararlar yaşanmadan gereğini yap ki sırtına mağdurların vebâli yüklenmesin. Bunun için cezâ makâmı olmana gerek yok. Habis uru kesip atan usta bir cerrah ol, yeter. 

&

Ey Allah’ın merhametli kulu! Aldanmak hatâ, aldatmak alçaklıktır! Kusûru her iyi insan işleyebilir ve kusurlu olan, affedilmekle düzelebilir; lâkin alçaklık, ancak kanı bozukların şerli hâlidir ve af ile iyileşecek bir hastalık değildir. Şimdi sen, eğer kusûrumuzu görürsen, Allah rızâsı için affet. Alçaklığımızı görürsen, o vakit yine Allah rızâsı için bir an bile tereddüt etmeden bizden vazgeç! Vazgeç ki adâletinle her yanda övünelim. Biz herkes gibi değiliz. Âhirette ezâ olarak karşımıza çıkacak af ve müsâmaha bize ağırdır. Hak etmediğimiz meth-ü senâyı, gönülsüz ve zoraki kucaklanmayı cefâ addederiz. 

&

Ey Allah’ın iyi kulu! Bilesin ki biz, vazgeçilmek korkusuyla konuşmayız. Kullar sevsin, beğensin diye söz söylemek, meşrebimize aykırıdır. Hatta böyle bir tavır, bizim nezdimizde şirktir. Aslolan Allah’ın sevip beğenmesidir. Zâten insanların tutması da bırakması da eğretidir. Hem bir fânî tutsa ne olur, bıraksa ne? Değil mi ki vazgeçer kulundan Hak azze ve celle, işte en acıklı felâket budur! Ve niceleri bırakmışken, değil mi ki tutar Allah, işte esas mutluluk da budur! Lâkin Hak teâlânın, “ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum” (1), buyurduğu has kullar, bu sözlerin dışındadır. Allah’ın dostluğunu kazanmış olanların bizi tutmasını aşkla diler, bırakmasından da şiddetle korkarız. 

&

Ey Allah’ın âbid kulu! Sen hakem değilsin. Sen sadece imtihân edilenlerden, söyleyeceği sözler ve alacağı tavırla sınananlardan birisin. Bize hakem olarak, vicdânımız yeter. Bizim vicdan mahkememiz haklı ile haksızı çok iyi ayırt eder. O halde, karşında duranı sanık; yaptığı konuşmaları da savunma zannetme. Zîrâ o dâvâ görülüp dürüleli çok zaman oldu. Bundan sonrası artık senin kendi dâvândır. Susmayışımız da sana Allah’ın yardımıdır. O, civârındakileri daha iyi tanıman için bazen uludan, bazen garibandan konuşur. Bizi çok iyi dinle. Her bir cümlemizi düşün, sindir, hazmet. Sonra Allah’ın mihengine sürt. Aceleyle yanlış ve kırıcı bir yorum yapıp haksızlık etme ki veliyyullah senden yüz çevirmesin. 

&

Ey Allah’ın mûnis kulu! Neticede öleceğiz ve zâten herkes lâyığını bulacak; fakat henüz hak ile bâtılın savaş yeri olan dünyâdayız. Bu meydanda her türlü hîle var. Bir de yüzden dost görünüp özden düşman olan münâfıklar var. Niyetini açıkça ortaya koyan, korkutup bağırtarak ve zorbalık yaparak saldıran düşman karşısında, kolaydır, tedbir alırsın. Bir de kibarlıkla, gönül çelerek, Allah’ın ve dostlarının adıyla kandırarak, esas niyetini gizleyip tilki kurnazlığı ve tebessümle karşına çıkabilecek düşman var ki işte onun karşısında, maazallah acz içinde kalakalırsın. Biz Allah’tan, dostun da düşmanın da merdini dileriz. Karşımıza çıkmış nâmertler husûsunda yapacak bir şeyimiz yoktur. Kişi, yek diğerinin kalbinde, vicdânında ve hatırında bencil ve şerefsiz biri olarak hüküm giyip kalmış; güvenilirliğini ve saygınlığını yitirmişse, bizce bu en büyük cezâdır ve kâfîdir.

&

Ey Allah’ın akıllı kulu! Kimileri gizli kalan her günâhın affedileceğine dâir hadîs- i şerîfi (2) tevil edip, gizledikten sonra istediğimiz kadar günah işleyebiliriz, demeye getiriyorlar. Bu kimseler, daha da ileri gidip “mâdem ki temizlenmek var, kirlenmek de güzeldir” diyerek, şaşırtıcı bir rahatlıkla günah işliyorlar. Eğer onların vicdanlarında azıcık can kaldıysa, sâdece günahlarından ötürü değil, bir hadîs-i şerifi böyle ahmakça eğip büktükleri için de ayrıca tevbe etmeleri gerekir. Sen bunları tanıyamıyorsun. Çünkü Hristiyan keşişleri gibi yüzde pek mütebessim, sözde pek mütevâzîler. Allah aşkına, mütevâzî bir kul, nasıl olur da harama fütursuzca uzanıp Rabbine diklenir? Üstelik bunların başlarını bir de secdede görüyorsun. Halbuki onların kıldıkları namaz gerçek olsa, elbette çirkinlikten, edepsizlikten, fuhşiyyattan ve münkerden korunmuş olurlardı (3).  

&

Ey Allah’ın anlayışlı kulu! Kiminin merhabâsı zehir, selâmı fitnedir. Hele o kimseler kardeşim, evlâdım diye bağrına bastıkların arasından çıkmışsa, bu, ağrılı ve ateşli bir hastalığa yakalanmak gibidir. Yandıkça üşür, üşüdükçe titrer, titredikçe temizlenirsin. Şimdi sen de zorlanıyor, içinden “hayır, olamaz!” diyorsun. Sana soğuk gelse de, gel, gerçeği kabul et. Allah affedeni seviyor, diye, varsın olsun, yine affet; ama bir delikten ikinci kez ısırılmamak gerektiğini unutma (4). Aşkın târifi çoktur da ârifi azdır. Dilerim sen, o azlardan ol. Hayâl kırıklığına uğramana sebep olmuşlar için kendini harâb etme. Onlarla arana mesâfeler koymayı da ihmâl etme. Zîrâ yakınlık fâsıkların değil, ihlâslı dostların hakkıdır. 

&

Ey Allah’ın güzel kulu! Elbette kebap ister, tatlı ister, can bu; lâkin kırıntıyla sevinemeyen, ekmekle de gülmez. Ekmekle gülemeyen, katıktan da lezzet almaz. Zaten hakkımız bulgurdur, fazlası O’nun lûtfudur. Bunu hatırlayacak, bir bulgur tânesiyle sevince ereceksin. Şükrün hakîkatini böylece bileceksin. Yetmez. Gönlünü haramdan korumak istiyorsan, nazar ber kadem gezeceksin. O da yetmez. Hak edene hakkını vereceksin. Allah gözlerini açsın, idrâkini genişletsin. Belki böylece, açlık çeken bir garibanın ekmeğe meyletmesi ile karnı tok bir oburun lokmaya uzanması arasındaki farkı görebilirsin. Allah seni nice hayırlı güne, ümmetin âriflerinden olarak erdirsin. Âmin.  


(1) Buhârî, Rikak 38
(2) Buhârî, Edeb 60
(3) Ankebut, 45
(4) Müslim, Zühd 63

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square