Dervişim Der ki

Yok, ben yolda gitmem, yol, elbette “ben”de gider.
Bu can cansa, bu yola, şüphesiz bende gider. 

&

Bu da artık yola revan olacaksın demektir. Yol hali… Başına her iş gelebilir. Bir kurala uymadığın için ceza yiyebilir, hatalı sollayan bir kamyon sebebiyle kaza yapabilir, dalgınlıkla birinin devrilmesine sebep olabilirsin. Tabi, kazasız belasız yolu tamamlaman, kendini hür ve mesut hissederek hedefe varman da mümkündür. Dervişim bunu hep acıklı bir tebessümle karşılar ve der ki: 

-Senin tedbirin ancak, Allah’ın takdiriyle örtüşürse işe yarar. Bunun dışında, olacak olur ve en usta şoförlerin adı bile olmadık bir kazaya karışabilir. Ey sâlik! Ayağının kaydığı yerde tutun ve toparlan! Yiğit düştüğü yerden kalkar, unutma! Düşe kalka da olsa, yolda ol. Olmayacak bir sapağa girmişsen, çıkmayı da bil!  

&

Öncelikle dile getirmeliyim ki acemilik pek zordu. Rampayı uzaktan gördüğümde bile sıkıntıya girer, “ya araba birden bire istop ederse! Ya tekrar kalkamazsam! Ya arkaya kayar da arkamdakine zarar verirsem?” diye soğuk terler dökerdim. Şimdi öyle mi? Ustalaştıkça bu tip korkularım azalıverdi. Dervişim de buna şöyle mânâ verdi:  

-Gördün mü bak, zamanla yokuşlar düz oldu. Korkularının çoğu umuda döndü. Umutların daha hızlı ilerlemeni sağlayacak. Sıkılma. Aynı acemilikleri vaktiyle herkes yaşadı, yaşıyor, yaşayacak.  



Yolun da kendine göre elbet derdi yükü var. Arabanın benzini yağı tükenecek, suyu bitecek. Tekeri patlayacak, camı kırılacak. Bujisi eskiyecek, jant kapağı parçalanacak. Plaka çerçevesi kırılıp düşecek. Egzoz borusu tıkanacak. Aynasına birileri çarpacak. Sen evine çıkmış uyurken, geçen biri duran arabanın kenarını kıyısını çizecek. Hiçbir şey olmasa, tam da yıkattığın ilk saatler içinde, gökten geçen bir kaç kuş, arabanın ön camına pisliğini hediye edecek (!) Yani olacak bir şeyler. Yol hali bu yol! Dervişim bunu duyunca içli içli söylenir: 

- Sâlikin de hali işte böyle. Yola tâlip olur olmaz başlar imtihanlar. Ne nimetsiz külfet, ne de külfetsiz nimet var. Tâ ki yolun sonu kabre varana kadar. 

&

Tüm bunları tefekkür ederek, arabanın anahtarını cebime atar, evden çıkarım. Eğer çalınmamışsa ve hala kapıda beni bekliyorsa; tekeri bir çiviye kurban gitmemiş, havası inip yere yapışmamışsa; içerideki kavanoz poşeti, bir aklı kıt hırsız tarafından “hazine” zannedilmemiş ve bu sebeple arabanın arka camı yerle bir olmamışsa, yani araba, sağ salim yerinde bekliyorsa, “Bismillah” der, kilidini açarım. Belki diyecekiniz ki “madem o kadar risk var, alarm taktır”; ama bence o daha da riskli. Şöyle ki: O saf alarm, olmadık saatte, çarpan topu ve üstünde gezen kediyi bile “hırsız” sanıp, velveleci kadınlar gibi bağırmaya başlayınca, bütün mahallelinin boş yere başı şişiyor. Gece boyu sancı çekip, sabaha karşı uyuyakalmış olan yaşlısı, hastası, bebesi, o alarmı taktırana helalinden küfrediyor. İşte bu sebeple, arabayı önce anahtarla, sonra da dua ile kilitlemeyi düstur edinmişliğim vardır. Dua şudur: “Bismillahi hasbiyallahu tevekkeltü alallah, la havle vela kuvvete illa billah!” Ohh! Emaneti sahibine teslim ettikten sonra, daha ne diye düşüneyim? Lakin Allah dilemedikçe kimsenin zarar da fayda da veremeyeceğini bilmekle beraber, elbette her iki durumda da sebebin hakkını yemem. Hiçbir şeye gücüm yetmese, duruma göre gıyabında edeceğim “bed” ya da “güzel” dualarla hak ettiğini ikram ederim. Bile bile kuralları çiğnemiş ve böylece kendi ipini çekmiş olanlar için, kim ne yapabilir?! 

Bunu seyreden dervişim der ki: 
-Sen sadece emanetçisin. Teslim edeceğin yeri bilir ve bu teslimâtı ihlasla yaparsan, elbette her durumda, neticesi sürur olur. Nâhoş ve kederli durumları da rıza ile atlatmaya azmet!

&

İlk iş, anahtarı yerine takıp çevirmektir. Vitesi boşta değil de beşte bıraktıysam, araba cezbeye gelip bir güzel zıplar, kendime getirir beni. Belki de siz şimdi, “hadi artık çalıştır şu arabayı da çık yola!”diyorsunuz; ama araba, aküsü bitivermemişse çalışır. Değilse, şöyle, can çekişircesine sesler çıkartarak, tam işe yaramasını beklediğiniz yerde, sus pus olur. İşte orda dervişim genel bir dua eder: 

-Müridânın aküsünü bitmekten koru Allah’ım. Koru ki, onlardaki kalp kilidini, hayır anahtarıyla açmakla vazifeli mürşidin işi, temelli zorlaşmasın. Âmin. 

&

Allah’a, bana lutfettiği bu binek için şükreder, gönlümü ona bağlamaması için yalvarırım. Bir yandan da yoldan gelip geçenlere eza olmasın, hem birileri çarpıp kırmasın diye içeri kıvırdığım dikiz aynasını açarım. O, küçük ama çok önemli bir parçadır. Arkadan geleni görebilmeniz, sollama ve sağlama yapabilmeniz, o aynalarla mümkün olur. (Sollamayı anladım da sağlama ne oluyor derseniz, biraz aşağıda anlatacağım.) İcap ettiğinde, bir sağa bir sola geçerek yol almaya, “makas yapmak” denildiğini, eski şoförlerden öğrendim. Yol müsaitse ve çevredeki diğer sürücüleri tedirgin ve huzursuz etmiyorsanız, pek de zevkli bir iş; ama gözlemlediğim kadarıyla, hızlı düşünebilen, zeki, cesur, biraz da çılgın adam işi. Tam böyle düşünürken dervişim der ki:

-Makas yapacaksan, sağını solunu üzmeden yap ki seyredip hayranlıkla tebessüm etsinler. Zira ancak bu şekilde, uzun yolu daha kısa sürede kateder ve diğerlerinden çok önce menziline varırsın. Bunu yapabildiğin için kıskananlar, kızanlar çıkabilir. Sen sadece, kuralına uygun yapıp yapmadığına bak. Gerisi senin, lûtfedilmiş istidadın. Frenlersen vebal olur. 

&

Fren demişken aklıma geldi. Bazen, sol şeritte hızınızı almış giderken, sağdan bir kamyonet önünüze geçiverir. Sinyaliyle haber vermişse, zaten selektör yakar, “geçme, hızlı geliyorum” dersiniz; ama onu da anlayan ya çıkar, ya çıkmaz. Yol hali bu, aynı dili konuşan var, konuşmayan var. Şivesi değişik olan var olmayan var. Anladığı halde anlamazlıktan gelen var gelmeyen var. Freni sağlam olan var, kopmuş olan var. Hâsılı aynı yolda sizinle beraber gitmekte olan kırk çeşit şoför var. Kiminin zekası seksen, kimininki yüz yirmi. Kiminin siniri alınmış, kimininki katmerli. Kimi dalgın, kimi uyanık. Kimi hakkını ve haddini bilir, kiminin sözlüğünde bile yazmaz bu ikisi. E ne olacak o zaman? Söyleyeyim: Selektörünüzü umursamayıp önünüze geçen adama şüphesiz, (en iyi ihtimalle, bildiğiniz en kibar kelimeleri kullanarak) kızacaksınız. Neden en kibar? Çünkü rabıtalısınız. E rabıtalı adam ağzını bozar mı? Yalan yok, bazen bozar. Çünkü hız kesen o kişi, aynı zamanda ciddi bir tehlikeye de sebep olmuştur. Bakar ki çok sinirlendim, dervişim devreye girerek şunu der: 

-Kızma. Zaten çok hızlı gidiyordun. Belki de o, Allah’ın seni daha büyük bir tehlikeden koruması için gönderdiği Hızır’dır. Dervişim bunu hatırlatınca öfkem geçer gibi olur; ama bazen bu kimseler, sol şeritte mesela, yetmiş kilometre hızla gitmeye kalktıklarında, çileden çıkar derim ki: Dervişş! Git başımdan! Bu ne biçim Hızır!! 

Ve hemen sağa sinyal verip, işte, mecburen “sağlamak” denilen işi gerçekleştirir, o “yavaşlığında pek kararlı” arkadaş gidedursun, ardından bir de sola sinyal verip, tekrar sol şeride geçer, hızımı alırım. Bunu görünce dervişim, duaya durur: 

- Maşaallah! Nasıl da kabiliyetlisin. Allah sana, manevi yolda hızını yavaşlatan engeller hususunda da aynı kuvveti lutfetsin! Amin. 

&

Yola çıkmadan önce şunu derim: “Allah’ım! Beni kazâdan, belâdan ve radardan muhafaza buyur.” Şehirlerarası gidilecekse, yol da düzgün ve müsaitse, hız güzeldir. Gelin görün ki bazı tabelalarda bir “azami hız 80 km.” yazısı vardır. Burada benim şoförüm sorar: E yahu! Madem gaza basamayacağız, ne diye bu arabaları böyle güçlü yapmışlar! Yani şu güzelim yolda, radar korkusuyla, madem ki rahat rahat hızlanamayacağız, ne anladım bu işten!? Dervişim kendinden emin cevap verir: 

-Allah da sana birçok kabiliyet lutfetti; ama bak, bir de kurallar koydu. Her istediğin işi yapamazsın. Her hünerini her yerde ortaya koyamazsın. Helal daire var, haram daire var. Daire dediğinin de her yanı viraj! İllâ ki yavaşlayacaksın. Fakat nefsine de zulmetme. Göstergene iyi bak. Yapabileceğin azami hız 220 ise, 240 la gitmek hırsına kapılma. Bil ki nâ mümkün. Hele de bu durumda, ona buna karşı 260 la gidiyormuş havasına girip, komik olma. Ama 70 le de yetinme. Ne kadar istidat, o kadar mesuliyet. Ne cimrilik et ne de israf! Aşırı hız da, aşırı yavaşlık da yoldaki diğerleri için sıkıntı olabilir. İyi ayarla. Nefsini ve yol arkadaşlarını zarara sokma!  

&

Gelelim park meselesine: Acemilik günlerimde kocaman boşluklara bile kolay kolay park edemezdim; fakat artık arabanın boyundan azıcık geniş olsa, yeterli. Yine de bazen, bir hamlede başaramam da uğraşır dururum. Bazen yanlışlıkla kaldırıma çıkarım, bazen kaldırımın pek uzağında kalırım. Bir de öyle zamanlarda, “gel abla gel gel gel!” diyerek, mikrofonik bir sesle yardıma kalkışınca biri, aman ya Rabbi, bütün “usta şoför” havam “puff!” diye söner. Bozulduğumu görünce dervişim seslenir: 

-Rahat ol. Ustasın; ama bak işte, bazen denk gelmiyor. Her seferinde öyle güzelce park ediverecek olsan, “Allah lutfetti” demeyi belki de unutacaksın. Nefsin belki kabaracak. Sen şimdi bu basit meseleleri bırak da hikmete bak ve gör ki; ham adama genişlikte darlık var, hamlığı geçmiş olana, darlıkta genişlik var.  

&

Kimi kaza ile imtihandadır, kimi kazasızlıkla. Kimi güya adamdır, hanım gibi araba kullanır. Kimisi de hanımdır, adam gibi araba kullanır. Adam gibi şoföre bir de adam gibi araba nasip olmuşsa, oh ne âlâ! Cins cins, renk renk, model model araba var. Kiminin adı “cep üzmez”, kimininki “el yakar”. Kazası çok, hasarı büyük olan arabanın kıymeti azalırken, kazalardaki payının büyüklüğü oranında, ceza puanın da o kadar artar. 

Yol hali ya, herkesi de ayrı kollayacaksın. Sadece kendi hızını ayarlaman yetmez. Yanında, önünde ve arkanda giden bütün araçları, yola fırlama ihtimali bulunan yayaları, karşıdan karşıya geçmeye kalkacak kedileri, köpekleri… Herkesi ve her şeyi kollayacak, her ihtimale hazır olacaksın. Bir köprünün altından geçerken, tavandan ön cama düşebilecek kocaman bir su damlasıyla, yanından hızla geçen bir aracın hareketlendireceği ve bütün görüşünü sıfıra indirebilecek koca bir su dalgasıyla, giden kamyonun kasasından zıplayıp camına zarar verecek küçücük bir taş parçasıyla, hatta birinin yola atıp gittiği büyükçe bir çöp poşetiyle dağılmayacaksın. Başına bir iş geleceği varsa, tâ karşı yoldan bir araba uçarak gelir, tepene düşer. Kaçamazsın. Ben bunları düşünürken, dervişim yine ses verir: 

-Hayat yolu çok sürprizli ve olacaklar, olur. Bu sebeple, elinden geleni yaptıktan sonra, sadece ve sürekli Allah’a sığın. Nefis sülûk yolunda, yok, öyle kolay değil. Himmetle olmaz olur, bu da bir masal değil.  

&

Hâsılı yoldaysan, huzurla ve uçarcasına gidebileceğin gibi, bazen de acı frenlerle durursun. Şarampole yuvarlanman ve kayalara bindirmen de muhtemeldir. Bunların hiçbirinden korkma; lakin gönülden düşmekten kork! Zira işte o zaman, “pert olmuşsun” demektir. Ruhuna bir Fatiha okuyan, ya bulunur, ya bulunmaz. Ben bunları düşünürken, dervişim seslenir, der ki: 

-İşte, en acıklı kaza budur. Allah seni mürşidinin gönlünden düşürmesin. Zira onun gönlünden düştükten sonra, kaymak gibi yollarda, en forslu arabalara binsen de boş! Onun gönlünde olduktan sonra, kaza da, sürçme de düşme de hoş. Gel “hacı yatmaz” gibi ol! Bir sebeple ne vakit yıkılsan, durma, tekrar ayağa kalk. Yatmaların secde, kalkmaların kıyam olsun! Sen bu yolda oldukça, himmetle doğrulursun! Yok, sen yolda gitme, yol, elbette “sen”de gider. Canın cansa, bu yola, şüphesiz bende gider. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square