Bir Mecnûn Hikâyesi

Hayrihi ve şerrihi minallah!
Darr; Nâfî, Leylâ; kâfi, eyvallah! 

&

Mecnûn, her zamanki gibi Leylâ’nın mahallesinde dolanıyor, Haşmet’e nazire yapar gibi (1), kendi kendine şiir mırıldanıyordu:

-Gönül Mecnûn gibi dil beste ol Leylâ'ya da şükret. Çün seni kendine Leylâ ile çeken Mevlâ'dır hep. Sahrâlara düşüren 'Aşk' olduktan sonra gamlanma! Çölün de aşkın da Rabbi, bilmez misin Mevlâ'dır hep…

O sırada adamın biri sırf hasedinden, elinde gizlediği yılanı bıraktı. Yılan, öyle bir anda atılıverince, şaşkınlıktan Mecnûn’un ayağını soktu. Sonra da kıvrıla kıvrıla uzaklaştı. Adam bıyık altından gülerek, acı içinde kıvranan Mecnûn’a baktı: 

-Ne o, dedi, yüzün ekşidi. Dilinden bir şikâyet duyulmuyor;ama yüzün kızardı. Methedip duruyorsun, ondan başka kimseleri görmüyorsun ya Leylâ da seni bu belâdan korumadı. Öyle lâf ile olmaz mîrim! Hadi, buna da şükret de görelim! 
Bu sözler üzerine Mecnûn: 

-Şimdi, dedi, yılana kızıp bağırsam, pek mânâsız. Çünkü onu dibime atan sensin. Senin için coşacak celâle de yazık olur. Çünkü sen düşüncesiz bir adamsın. Şu işi yaparak ne büyük bir vebâl altına girdiğini fark edemeyecek kadar ahmaksın. Yakınındasın; lâkin Leylâ’nın ahlâkından nasip alamamışsın. Sana kızmak yerine çokça acımak lâzım. Çünkü bu gidişle sen, cehennemi boylarsın. Hâlime gelince: Evet, canım fena yanıyor; zehrin acısı sanki bütün damarlarıma doluyor; ama senin bilmediğini biliyorum: Leylâ’nın civârında olmanın sevinciyle, ne akmayacak zehir, ne dinmeyecek acı vardır. Zaten, seni sebep ederek bana ızdırap veren, ancak ve ancak Allah’tır. Bu misâfir sıkıntı, ya günahıma kefâret olur yâhut beni Rabbime yaklaştırır. Farazâ ki öleyim! Leylâ’nın semtinde ölmek, nev hayattır.  

Bu sözler üzerine adam sadece sırıttı. Anlayışı kıt olduğu için, hikmetli sözlerden yana nasipsizdi. Yine de söylenenler boşa gitti sanmayın. Oraya toplanıp, olanları seyredenlerin her biri, kendi istîdâdı nispetinde bir pay aldı, çekildi. 

&

Böylece Mecnûn, kendi payıyla baş başa kaldı. Mecnûn’un payı neydi?: Ahmakların söz taşı, oluk oluk gözyaşı… Düşünceyle yüklü ser, yarayla kaplı ciğer. E bir de körler arasında, gören olmak gibi kocaman bir çilesi var ki en büyük zorluk bunda.  

Tuhaf olan, çekmekte olduğu acıya rağmen, yine de gülümsemesiydi. Kıvranarak da olsa durmadı, ilerledi. Bir yandan da hiç susmadı, içli şiirler söyledi:  

-Sanırsın ki kalmamış da gayrı hiç eğlencesi / Vârını yakmakla şendir, gündüzü ve gecesi! / Der ki hâl diliyle sanki, dön pervânem, yan da dur! / Feryâdına yanmışım gel, yangınımda sön de dur! / Sanki duyarsın, uzaktan, seslenir cân cân diye! / Can diye verdiğim, der, hey, elbet bana yan diye! / Huyum bu, bâkîyim, bâkî, aşkım ile yanmalar! / Benzemez başka sızıya, boştur, geçer, sanmalar! / Nûrunum, nûrunu görür, kamaşır da gözlerim / Dellenmiş dalgalar gibi, taşa vurur sözlerim. / Biçmekten yorgun düştükçe, lâf otudur çattığım! / Halbuki hasat bu, ürün, tâ ezelden attığım! / Derdim ne lâf, ne de zâhir, gerçi ayândır sana! / Vuslat demlerinde yakan, hasretin derttir bana! / Ey elinde elsiz, kolsuz, ayaksız bıraktığın! / Denizin değilse nedir, içine daldırdığın? / Şimdi çaresiz bir balık gibiyim neylersen et! / Ki kıyıya vurmanı da bildim, ne büyük devlet! 

İşte bu sözleri söyledikten sonra, kuvveti tükenip, baygın düştü. Nereye kadar ilerlediğini bilmez hâlde, yığılıp kaldı.

Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez derler. Mecnûn’un Hızırı da pek şüphesiz Leylâ’sıdır. Başka kim şifâ olur ki Mecnûn’a Leylâ kadar? Zaten Leylâ’sız âlem, Mecnûn’a hücreden dar. E Leylâ da Rahmân’ın kapısında gedâ ya, ellerini açıp, kapısına düşmüş bu âşık için duâ etti: 

- Mümkün mü ki yok, değil, “ben”den geçmedikçe dir. “Ben ben!” deyip durandan, ne dost olur, ne bendir. Şu Mecnûn kulunun da Leylâ’sı asıl Sen’dir. Zerkedilen zehirden, kurtar onu ey Şâfî! 

O bir parça kömürse, rızan uğruna yandır. O bir pırlanta ise, rızân ile kullandır. Aslan ise susmasın, hep hak için kükresin! Şerlilerin şerrinden, koru onu ey Hafîz! 
Aşkınla dopdoludur, geleni Sen’den bilir. Hâbil huylu Mecnûn’u, Kâbil’den ayrı gezdir. Gerçi o, yılanın başını da, ahmağın işini de sana havâle eder. Beldemde dolanırken, her an Sen’i zikreder. Ey yüceler yücesi! Kurtar, olmasın heder! 
Onu Sana yaklaştır. Mâsivâdan uzak et, fikrin ile dolaştır. Binâ kuran ve dalgıçlık yapan şeytanlardan koru onu (2). Gizli ve açık düşmanlar karşısında keskin bir çakı, dostlarının yanında ağrı kesici bir yakı eyle.  

Gedânı boş çevirme, gedâma rahmet eyle… 

&

Leylâ dua ederken, vakit tandı. Mecnûn, o ılık sesin verdiği huzurla uyandı. Güneş doğdu zannetti ya, hayır, bir de baktı karşısında nûr gibi parlayan, Leylâ. Şaşkınlık ve sevinçten, atardı ya vâveylâ, aklına hasetçilerin şerri geldi: 

- Şüphesiz her şey Allah’tan; ama sebeplere sebep olup fitne çıkarmamak, bunun için de bazı yerde sesi kısmak, sözü yutmak lâzım. Bu sefer adam gelirse, elinde bir engerek, Leylâ’yı seyretmek varken, acıdan bayılırım, neme gerek?!
Anlayacağınız Mecnûn, canının tekrar yanmasından değil, Leylâ’dan ayrı düşmek korkusundan, sustu. Gitmek ayrılık değil ya, yine de kalanı yakar. Bu sebeple âşıklar hep Leylâ’nın yoluna bakar. Sâdece neş’eye değil, âşık, kedere de güler. Duâsına sebep diye, engereğe de nîmet der.  

&

Sözü uzatmayalım. Leylâ, Mecnûn’u iyileşmiş görünce Rabbine şükretti. Vazîfemi tamamladım, dedi, döndü ve gitti. Sevdiğinin arkasından bakıp, uzaklaşmasını seyretmek ne acıdır. Bir âşık için mâşukun gidişi ne yakıcıdır. Ah o yangın nasıl da can alıcıdır. Canı gidenin aklı mı kalır?! Baktı ki Leylâ uzaklaşıyor, Mecnûn unuttu hasetçileri de, engereği de… Başladı tekrar şiir söylemeye: 

- Aşk yolunda yolcuyum, hayrânım Mâşûkuma / Hüzün benim, dert benim, muhtâcım göz yaşıma/ Kederden sürur doğdu, hasret vuslata döndü / Duâ! Sevgili duâ! Hayat verdin nâşıma...

Bu sırada gün doğmuş, insanlar uyanmış, adam sokağa çıkmıştı. O da ne!?! Baktı ki Mecnûn yaşıyor. Üstelik temelli mecnûn olmuş, farkında bile olmadan fitne kaşıyor. Zarar veremediğini, hatta onun, bu vesileyle daha da tekâmül ettiğini görünce, adamın temelli gözü döndü. Mecnûn bundan bîhaber, gönlü Leylâ’nın nûruyla kamaşmış vaziyette, yeni bir şiiri ilmek ilmek ördü: 

- Hayrihi ve şerrihi minallah! / Darr; Nâfî, Leylâ; kâfi, eyvallah! (3)


…………………………

(1) Gönül Mecnûn gibi dil-beste olma zülf-i Leylâ’ya/ Seni sâhra-neverd-i aşk eden zîrâ Hudâ’dır hep (Haşmet)
(2) Sad Sûresi 37 - 38
(3) Hayır da şer de Allah’tandır. Sıkıntı ve zarar veren şeyleri yaratan Allah, aynı zamanda dilediğine de fayda sağlar. O dilemedikçe kimsenin faydası ya da zararı dokunamaz. Buna îmân etmek ve bir Allah dostunu aşkla sevmek, râzı olmak için kâfidir. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square