Biliyorum, Sen de Anneni Özlüyorsun...

Saçımız tekkede aklandı diye, büyüdü de adam oldu sandılar!
Eğri büğrü idi odunlarımız, yine “Bizim Yunus” diye andılar!  

Dünyaya geleli yıllar oldu. Kimisi külüstür bir minibüste, kimisi bir bostanda, kimisi hiç tanımadığı, yabancı ve soğuk sesler arasında, bir hastanede geldi dünyaya. Sahi, sen nerede doğmuştun, bilmiyorum. Ama adım gibi biliyorum ki, bazen, hastane havasından bile soğuk bu dünyada yaşamaktan bıkınca, anneni çok özlüyorsun! Çünkü anne, sığınaktır. Kedi gibi büzüşüp sokulacağın kucaktır ana… 

Sahiller dertleri almaz. Denize atmayı çok istersin ya, içinde, iliklerinde yaşamaya devam eder bazı sızılar. İşte o vakit, yani acın dayanılmaz gibi olduğu zamanlar, kızgın tavada canıyla uğraşan bir balık gibi, kaçamadığın bir ateşin tam üzerinde, can havliyle hop oturup hop kalkarken, evet, en çok da o dem, biliyorum, anneni çok özlüyorsun! Çünkü anne, tesellîdir. Canını kim, ne kadar yakmış olursa olsun, seyredip ferahlayacağın gökyüzüdür ana…

Zaman geçtikçe kirlenip duran varlığını, bir çocuğun yüzündeki saflıkta unutmaya çalışır insan. Küçükken yapılmış çocuksu hataların yerini daha büyükleri aldıkça, affı zor, bedeli ağır yanlışlar yaptıkça, kader hükmünü acımasızca sürüp, akla hayale geldiğinde bile ürküten nice tecrübeyi bizzat yaşattıkça, biliyorum, sen de anneni çok özlüyorsun! Çünkü anne, şefkattir. Ne yaparsan yap, pişmanlıkla eteğine sokulduğun her defasında, merhametle karşılayacak bir rahmet kapısıdır ana…  

Etrafa bakıp da, hayra dair ümitlerini yitirdiğin, yaptığın ve yapacağın her işin boş olduğunu hissettiğin, bu vaziyetinden istifade edercesine, şeytanın etrafında cirit attığı ve seni ümitsizlik girdabında boğmaya çalıştığı demlerde… Her fitnesiyle karşı karşıya kaldığın, sadece seyretmeyip, üstelik bizzat rol aldığın, “âhir zaman” adlı trajik komedide payına hüzün düşünce, biliyorum, sen de anneni çok özlüyorsun! Besmeleyle çorba kaynatmasını, elleriyle pazen pijama dikmesini, gizli gizli ağlayıp, yakalanınca gülümsemesini… Çünkü anne, tebessümdür. Yüreği kan ağlasa da, sırf sen umutlan diye tebessüm edebilecek, belki tek çehredir ana… 

Nihayet aklın başına gelip de, “Nasıl yaptım?!” sorusunu sorduğun, cinnetten sukûnete çıkıp, “neydi o Allah’ım!?” diye tekrarlayıp durduğun vakitlerde… Hani, doluya koyup taşırdığın, boşa koyup dolduramadığın yerlerde. Evdeki hesabının çarşıya uymadığı, feryatlarını kimselerin duymadığı, üstelik -olacak iş mi?!- Hak’tan bile ayrı kaldığını hissettiğin o en gariban saatlerde, biliyorum, sen de anneni çok özlüyorsun! Hani özlüyor da, kabrinin başına bile varamıyorsun. Öyle uzaktan uzağa, “anne!” diye seslenirken, aslında tirtir titreyen bir çocuk gibi, kış akşamlarındaki “o soba arkası huzûru” nu çağırıyorsun. Çünkü anne, sıcaklıktır. Dondurucu soğuklara benzeyen ihânetlerin öldürücü tesirinden koruyan, soluğuna soluk katan, nefesini açan, ıhlamur kokulu bir buğudur ana…

Saçına sakalına ak düştü, koca adam oldun diye, herkesin senden bir şeyler beklediği zamanlarda, cüssene bakıp büyüdüğünü düşünerek, omzuna hep yeni yükler bindirdiklerinde, taşımakta zorlandığın nice ağırlığın altında biraz yorgun, biraz da usanmış halde ilerlemeye çalışırken, biliyorum, sen de anneni çok özlüyorsun! Çünkü anne, “hep senden büyük olan” dır. Kaç yaşına gelirsen gel, karşısında küçücük bir çocuk, hatta mâsum bir bebekçik olabileceğin yegâne kimsedir ana…

Azarlaması, dövmesi, sevmesi, kucaklaması bir… Zira ne yaparsa yapsın, gönlünde hep koca bir sevgi ve şefkat dipdiridir! Eli şefkatle vurur, kalbi sevgiyle çarpar, dili rahmetle anar. Kaşlarını çatışı, yüzüne bakmayışı da aynı sebepten. Şimdi sen, Allah rızası için gözlerini çevirip, başka yerlere bakıyormuş gibi yaparken ve zorlu imtihanını başarıyla atlatmaya azmettiğin bu günlerde, bazen gücünün tükendiğini hissederken, işte o zamanlarda biliyorum, anneni çok özlüyorsun! Çünkü anne, diğergamlıktır. Nefsini, sevdiğinin nefsinden hep geride ve sevdiğini, kendinden hep önde ve ötede bilendir ana…  

Sana su börekleri açmasını, ne istersen iste, hizmet ehli âşıklar gibi hemen yapmasını, geceler boyunca yanı başında oturarak sabahlamasını, kokusunu, sesini, sarıp sarmalamasını… Her üşüdüğünde tekrar tekrar ısıtmasını, her ağladığında gelip gözyaşlarını kurulamasını, üzgün olduğun zamanlarda, komiklikler yapmasını, düştüğünde, kendisi düşmüş gibi canı yanarak, ellerinden tutup kaldırmasını, sırf sana dua etmek için abdest almasını… Biliyorum, adım gibi biliyorum hem de, çok özlüyorsun! Çünkü anne, fedâkârlıktır. Yârândır, yârdır ana… 

Madem bu kadar özlüyorsun, git de öp ellerinden. Tesbihi düşmüş, yüzüğü çıkmış, toprak altında kalmışsa da, yine de durma, öp! Fatihalarla, Yasinlerle… Sadaka-i câriye olacak amellerle, hayırlarla öp! Şerden kaçarak, hak yemeyerek, hatalarına Nasuh tevbeleri ederek öp! Özlem, kalbe doğuveren bir güneş gibidir. Sen, o güneşin önünü kesmeye çalışan nefsini, Hak yolunda kurban etmekle öp annenin ellerini! Kemiklerini sızlatacak yanlışlar yapmaktan kaçarak ve her daim hayır yolunda bir çığır açarak öp! 

Sonra, her bir bûsenin hakkı için, şükre dur da de ki: 

-Allah’ım! Bana, annem gibi sevecek hakikatli dostlar nasip eyle! 

Duânın kabul edilip edilmediğini anlamak istersen, bir mürşidin bendesi olup olmadığına bak. Eğer sana, bir velînin eteğinde kulluk bahşedilmişse, bil ki annenden çok daha engin gönüllü bir dost lûtfedilmiştir. Çünkü mürşid-i kâmil, ümmetine karşı şefkati pek yüce olan bir peygamberin, Hazreti Muhammed Mustafa, sallallâhu aleyhi vesellemin vârisidir.  

-Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız, ona çok ağır gelir. Çünkü o size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir (Tevbe 128)

Biliyorum! Ne vakit kederden sızlasa kemiklerin, ne vakit başını düzeltme çabasıyla, arşı inletse duâların ve ne vakit, minicik kovasıyla koca bir yangını söndürmeye uğraşırken, kolu bacağı tutuşmuş bir karıncaya benzesen, mürşidini özlüyorsun! Çünkü mürşid, anadan da öte olan demektir. Kalbi kalbinle atan, canına lazım her ilmi, biiznillah okutandır. Hem tabib, hem mürebbî, hem kana can, hem câna teselli bir âlemdir mürşid. Toplayıp getirdiğimiz odunlar eğri büğrü olduğu halde, şefkat ve sevgisi gâlip gelerek, bize yine de “Bizim Yunus” diye seslenendir… 

Şimdi durma da aklın varsa, mürşidinin gönlünde büyüyüp güzelleşmeye bak. Zira dünyaya gelip annenin sıcaklığına kavuşman, nasıl dokuz aylık bir bebek olmanla mümkün idiyse, cennete girip cemâl ile huzura ermen de, nefsini kirlerinden arındırıp, kemâl bulmanla mümkündür. “Saf ve tertemiz bir bebek” olarak doğdun! “İmanlı ve ihlaslı bir insan” olarak öl!  

Ve hiç durma! Fâsılasız dua et! De ki: Rabbim! Beni ve annemi, mürşîdime bende eyle! Lûtuf buyur da, günah kirine bulanmış uzuvlarım temizlensin! Anamın gül yanakları ve çilekeş elleri, himmet bûsesinden nasiplensin. Öpemeyeceğim, tutamayacağım bir yerde, kabrinde olsa bile Rabbim….. Amin. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square