Bazen

Şimşektir, kork, dedi, gücü, yıkmaya yeter bazen! 
Dedim ona: Hem rahmetin öncüsüdür, lâ tahzen!  

&

Meğer bilmek istermiş, gizliyi insan bazen…

Seneler önce bir meczup dikildi yola. Geçmekte olan birine dedi ki: 

-Senin yüzünde nur var. Kalbin de pek yatkın. Sana Allah’ın isimlerinden bazılarını yazacağım. Bunlara kırk gün devam edersen, kalp gözün açılır.

Sonra meczup, o kişi şaşkınlıkla bakarken, bir kağıda isimleri yazıp verdi. Hani bazı insanlar çok düşünür ya, kağıdı alan da içinden şöyle geçirdi.  

-Yahu! Ben daha baş gözümün gördüklerine tahammül edemiyorum, bir de kalp gözüm açılırsa, halim nice olur?! Maazallah bu dünyaya hiç sığmaz, kaçacak yer de bulamaz, çıldırırım. 

Ve karar verdi: Kağıdı bir yere kaldırdı. O kadar ki nereye bıraktığını bile unuttu ve kalp gözünün açılması meselesi böylece kapandı. Halbuki sana ne be mubarek! Sanki sana o hali veren, dayanma gücünü vermekten aciz mi?! Nasip olmayacak ya işte, o kişi bunu düşünemedi. Seneler sonra, bir de baktım ki sızlanıyor: 

-Ah ah, diyor. Nereden bilebilirdim ki gün gelecek ve ben, karşıma çıkan kimselerin kalbini bilmek isteyeceğim. Bunu da sırf zararlarından korunabilmek adına dileyeceğim. Ah şimdiki ben olsaydım, ille de kırk gün okurdum o isimleri. Bilmem ki o meczup acep, bana yine gelir mi…

Dedim ona: Olanda hayırlar vardır. Lâ tahzen! 

&

Meğer diş, kılçığı da ezip çiğnermiş bazen…

Dedi bana:  

-Şimdi, kaçıp kurtulmaya çalışsam ne çare… Bir kere tâ hücrelerime işledi acı tatlar. Sadece yüzü ile sözü şen ve şirinler (!) yüzünden, acısı pek şiddetli ve derin yaralar açıldı. Yaranın huyu, biraz sızladıktan sonra zamanla kabuk bağlamasıdır. İzi kalır mı? Evet kalır. Ve o iz bana yarın, tedbir almayı yine unutmaya kalkarsam, hatırlatıcı olacaktır. Hem, bir çakıl taşına takılır gibi, her olana takılmamalıyım. Kılçıklara prim vermemeli, icabında balığı kılçığıyla birlikte yemeliyim! Ne olur en fazla? Biraz daha canım yanar, biraz daha kanarım; nihayetinde şifa olur! 

Şimdi seslensem yeridir: Ey vaktiyle ezilmesin, üzülmesin, canı yanmasın diye ateşe atamadığım, kızartmaya kıyamadığım balık! Ne bilirdim ki çiğliğinde ısrar ederek, benim af ve merhameti baskın kalbimde, yakıcı duyguların tecellisine de sen sebep olacaksın… Önceden, cehennemin varlığı bu kadar çok ferahlatmazdı kalbimi. De ki nasıl oldu da kaynadı kazan? Defalarca müsamaha gösterildi, mühlet tanındı, yapılan kötülükler unutulmaya çalışıldı. Fakat bunu yapana, her seferinde tekrar aynı kötülük reva görüldü. Şimdi hadi söyle, hak edene hakkını vermemek, zulüm değil mi? Hal diliyle ısrarla kaşınan bir uyuzu kaşımamak, ona eza değil mi? Setredeni suistimal edene, affedenin kadrini bilmeyip, hak etmediği işlerle ona ağırlık ve eza olup gidene ne yapmalı? Neyse ki hakikatin kavranabilmesi, söylenenin anlaşılabilmesi için, farklı diller de var. İşte sırf suçu olan, burada kendine gelsin, bu halde ölüp, kabre bu vaziyette girmesin diye, bazen cehenneme benzemeli.  

Cehennem temizlik yeri. Kimin temizlik yeri? Günahkar müminlerin… E ya zalim kefere? Onları zaten cehennem de paklamayacak. Onlar için cehennem, ebedi “azap” zemini. Kim diyebilir ki orası bir zulüm yeri? Elbette cehennem, müstehak olanların ille de gireceği bir karşılık bulma yeri. Duydum ki oraya neredeyse herkes uğrayacakmış. Herkes, işlediği küçüklü büyüklü günahlardan temizlenmek için biraz zahmet çekecekmiş. İmanlı olanlar, imanlarının kuvveti ve samimiyeti nispetinde, daha önce cennete kavuşacaklarmış. 

Kirli çamaşırın, yıkanmak için makineye girmesi gibi. Kir ne kadar çok, makinede kalma süresi, kullanılan sabun, yanma, dönme, yıkanma, sıkılma o kadar çok. Sonuç? Tertemiz olarak, ferah bir balkonda kurumaya bırakılmak. Yani? Temizlenmiş çamaşır. Ya çook çok ağır olduğundan, yeterince yıkanmasına rağmen çıkmayan lekeler? Orada problem yok. Zira necasetten kalan leke, necis değildir. Peki ya çok yıkanmaktan ötürü solan yıpranan renkler? Böylesi solmuş ve yıpranmış çamaşır da, namaza mani değildir. Aynı bunun gibi, cehennem faslının uzaması, cennete girmeye mani değilmiş. Fakat nasıl ki çamaşırın halinden, geçirdiği kirlenme ve yıkanma aşamaları az çok belli olur, insanın halinden de öylece belli olurmuş. Yine de pislikle gezmektense, pisliğin iziyle gezmek iyidir. Daha iyisi nedir? Pisliğe hiç bulaşmaz, nur gibi parlarsın, işte budur! O da bilmem kaç güzele nasip olur… 

Ey balık! Sudan hiç çıkmadığın için ateşi bilmezdin ya, bak artık kovadasın. Şimdi biraz ateş olsam, sırf temizlen ve piş diye, canını güzelce yaksam, fena mı olur? Zaten, ateşi biraz görmesen, işe yaramaz, yenmez yutulmaz bir şey oluyorsun! Hem sana bir garezim yok. Sendeki çiğliğe benim kızgınlığım. Yoksa senin yandığından, benim ne kârım var ki? Hiç! O halde şimdi, mis gibi bir koku yayman için, ateşe oturmaktan başka çaren yok. Zaten böyle bıraksam, iki güne kalmaz, kokarsın. Ya sokak kedilerine yem olur, ya çöplükte çürürsün.  

Dedim ona: Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Lâ tahzen! 

&  

Meğer biraz su-i zan, gayet iyiymiş bazen…

Tatlı sözlerle gönül çelen ay yüzlü biri, kötü niyetli ve hasta kalpli olabilirmiş. Zayıf sandıkların aslında pek güçlü, neşeli sandıkların aslında pek dertli, düşünceli sandıkların aslında pek kaba ve bencil çıkabilirmiş. O halde, güzeller güzeli Habib-i Kibriya’nın tavsiyesi üzere, zannın çoğundan sakınmakla beraber, kenarımda köşemde hep, azıcık su-i zannı, tedbir mahiyetinde bulundurmam, bazen iyi olabilirmiş.“Zannın çoğundan sakının!” ifadesi, pek kapsamlı. Şöyle ki: Sadece su-i zannı değil, hüsn-i zannı da kapsar. Temelli hüsn-i zan, bazen ölçüsüz bir saflık ve körlük olabileceği gibi, temelli su-i zan da, aynı şekilde ölçüsüz bir güvensizliğe götürebilirmiş. O halde, zanda da itidal pek önemliymiş. 

Vaktiyle biri, kardeşinden zarar görüp, bedbaht olmuştu. Sordum: 

-Sana zarar veren hasta kalpli insana, neden tedbirle yaklaşmadın a güzel? 

Cevabı pek derinden ve dertli geldi: 

-Çünkü hiç zarar ummadım. Çünkü hasta olabileceğini hiç düşünmedim. Çünkü hep güzel baktım. Çünkü olanları hep kendimden, kendi zaafımdan bildim. Elbette nefsimi kayırmamış ve kendimdeki hataları görmüş olmam güzeldi; fakat ben, kendime su-i zan ettiğim kadar, karşımdakine su-i zan etmedim. Muhatabıma hüsn-i zanda aşırı gittim. 

En önemli bir başka hatam da şuydu: Kötülüğe uğramak hiç aklıma gelmediğinden, korkmadım. Bence öyle bir beldedeydim ki orada arsız da hırsız da olmazdı. Adı kardeş olandan, kalleşlik umulmazdı. Buna inanmıştım. Korku ne zaman oldu? “Acaba?” demeye başladığım zaman. Ben, kendim için bunu çok söyledim; ama muhatabımdan hiç şüphelenmedim. Kendi mekrimden emin değilken, onunkinden emindim. Onu neden kayırdım? Çünkü o Müslümandı. Çünkü onu sevmiştim. Sevgi müsamahayı ve ümidi perçinledi de, defalarca affettim. Yanlışından vazgeçer, diye bekledim. 

E şimdi ne değişti? O muhatap, aynı yanlışı tekrar tekrar yapmak suretiyle, tevbelerinde samimi olmadığını ya da olamadığını göstererek, benim ona karşı duyduğum iyi niyeti baltaladığı için, “bakışım” değişti. Hem en güzel tedbir, şer’i ölçülere riayetle mümkündü. İyi de neyleyeceksin?! Adamın bakışı yan. Sen ne kadar doğru dursan, o eğri görmede. Adamın bakışı bozuk. Sen ne kadar edepli olsan, o seni düşünceleriyle soyup soğana çevirmede. Ne diyeceksin? Lâ havle… Ve lâ kuvvete…!

Neyse ki, tüm bu olanları ibret nazarıyla seyrettiğimden, bu vesileyle ben de, “hallerimle Allah’ın rahmetini ne kadar zorladığımı, aynı hataları tekrarlamak suretiyle nefsimin nasıl da cezaya müstehak hale gelip durduğunu” gördüm. Anladım ki affetmenin de bir sonu var. Merhametin fazlası çok sancı çektiriyor, çok maraz doğurtuyor. Her bir maraz, sancılarla doğan bir bebek gibi feryat figan ağlar ve ağlatırken, o merhamet, törpülenerek temelli azalıyor. Boşa dememiş diyen: Nush ile uslanmayanı etmeli tektir, tektirden anlamayanın hakkı kötektir! Bu durumda, yani muhatap hâl diliyle delice arzuladığında, kim diyebilir ki onu, kendi hayrına olmak üzere evire çevire dövmek zalimliktir? Dikkatli bakanlar görür: Cehennemin varlığı, adaletin doğrudan; rahmetin de tersinden tecellisidir. Önceden pek ilgilenmezdim. Artık cehennem zebanilerine ve yaptıkları hizmete, gönülden saygı duyuyorum! 

Dedim ona: Hak elbet yerini bulur ve aldatan ancak kendini aldatmıştır. Lâ tahzen! 

&

Meğer yakan iğneler, derde şifaymış bazen…

Müslüman her hataya düşebilir; fakat asla yalan söylemez, buyuran bir Rasulün ümmeti olarak, yalan söylemeyi sevmiyor ve yalan söyleyebilenlerden de hazzetmiyorum! İşte bu sebepledir ki, özellikle doktoruna, hastalığıyla ilgili eksik ve yalan bilgiler veren hastaya da acımıyorum. Zira öylesi, ya hastalığına aşık bir nasipsiz, ya da iyileşmek istemeyen bir samimiyetsiz! 

Bir gün biri dedi ki: 

-Çok çetin bir hastalığa tutuldum. Ne yapsam bilmiyorum. 

Oradaki bir bilge, cevap verdi: 

-İlk tavsiye: Hastalığını gizleme. Fakat gidip derdini, hastanenin çaycısına, süpürgecisine de söyleme. Hastalığın söyleneceği kişi bellidir. Sana deva olacak olan, en kıdemli hekimdir. O, dilerse bizzat, dilerse bir başkasına sevketmek suretiyle ilgilenir. Bunu yapmazsan ne olur? Hastalık, sendeki fazileti yiyerek beslenen koca bir canavara dönüşür. Hele bir de etrafına dokunan, bulaşıcı bir hastalıksa, sadece senin bünyene değil, senden ötürü başkalarına da zarar verir. İşte o vakit, mesuliyetin daha da ağır olur. Ashabı Rasulullah’tan hiçbir halini gizlemedi. Zaten, o ehil tabip, yüzlerine bakar bakmaz, muhataplarının hastalığını sezer, acısını hissederdi. Allah’tan değil de, insanlardan çekinen kimseye ne kadar yazık! Zaten işte bu en vahim ve en korkunç hastalık!  

Dedim ona: Haksızlık karşısında kıyama dur, hak karşısında boyun bük. Lâ tahzen! 

&

Meğer celâl hem helâl, hem kesin hakmış bazen…

Sordu: Kimin canı yanar? Dövenin mi dövülenin mi? 

-En çok “sevenin” içi yanar. Hele de çok sevdiği birine, kendi elleriyle acı ilaçlar içirmek zorunda kalınca insan, ah ne büyük imtihan! Kıyarken içi kıyılır insanın. İğnesini batırırken, bir yandan da canı gider arının… Kızar döver, çocuktan çok içi yanar ananın. Ve insan, kendi ateşinin körüğüdür çoğu zaman. O halde, imtihan meydanında, adam akıllı ve insaflı olmak, mazlum atlar adına, mertçe haykırmak lazım:

-Ey yaramaz süvari! Kılığın kırbacın tamam! Fiyakan cakan yerinde! Kendince iyi de usul biliyorsun; ama o üstüne çıkıp durduğun, binek atı değil, özgür ruhlu bir kısrak! Ve Allah’ın izniyle, başka kimsenin değil, ancak ve ancak, Rabbinin sınırları içinde yaşayacak! Sanma ki her dâim öyle, sabredecek yüküne. Bir daha yelten hele, gör bak, neler olacak! 

Dedim ona: Mazlumların ve gariplerin yanında ol. Lâ tahzen! 

&

Meğer dolanıp duran, belâ-yı aşkmış bazen…  

Ve dedi: İşte anla ki derdim, hem murâdımdır. Celalim şahlansa da, yine muhatabımdır. Bilirim kerem etmek yakışır müridana. Halini düzeltmekle yardım et ihvanına. Elbette lafla olmaz murakabe-i muhabbet. Zararı dokunana da, akacak gönlünden rahmet! Korkma! Say ki şimşeklerin ardından bereket inecek. Ve kork! Belli de olmaz hiç, belki sel, yıkıp geçecek! Gözlerinde hiç dinmeyen, karla karışık bir yağmur… Ayaklarında yürümeni zorlaştıran koyu bir çamur. Uçmaktan geçtim bir adım atmak bile ne zor bazen…  

Dedim ona: Âşıksan belâya da sevin. Lâ tahzen! 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square