Aşk İle...

Yorgun düşmüş, kanadı tutuşmuş pervânenin 
Yine de aşkla döner, o fedâkâr nâzenin…

&

“Cılız; ama yürekli bir Pervâne vardı. Kandilin ışığını ne zaman görse uçarak gelir, her şeyden, kendinden bile geçer, onun etrâfında dönerdi.” 

Siz buna, Kâbe-i Muazzama’yı tavâf deyin. Bilim adamları, elektronun atom çekirdeği etrâfında dönmesi desin. Uzay araştırmacıları, ayın dünyanın uydusu olmasından bahsetsin. Her meslekten herkes başka başka yorumlasın, dert değil. Zîrâ burada esas dile getirmek istediğimiz, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği kadar baş döndürücü mükemmellikte olan; fakat baş döndürmeyen, sürekli bir dönüşün varlığıdır, aşk ile…

&  

“Kandil, pek zarifti. Görenleri hayran bırakan güzelliği, dillerde dolaşırdı. Nakışları özel, duruşu asil ve vakurdu. Nârin lambası, tutuşan fitilin alevini korurdu. Alev… O, fitilin ucunda nazla ve tevâzû ile yanardı. Gözü hürriyeti temsil edercesine mavi, gövdesi aşkı simgelercesine yanık idi. Ne vakit karanlıkta kalmış biri ışığından nasiplense, sevinirdi.”  

Allah, güneşi kandil, ay ve yıldızları da onun ısı ve ışığının yansıtıcısı kılmıştır. Güneş aydınlatırken, yanıp tutuşur. Bu sebeple onun ışığını yansıtan ay ve yıldızlar da, onun gibi olmamakla beraber aydınlatır ve yanarlar. Eğer o yansıtıcılar, buz gibi birer lâmbadan ibâret olsalardı, geceleri donardık. Halbuki Dünya’nın Güneş’e bakan yüzü gündüz, Güneş’ten mahrum kalan yüzü de gece olur; ama ne yanarız, ne donarız. Hizmet, müthiş bir denge ve âhenkle sürer. Hiç şikâyetsiz, vazifeyi îfâ vardır kâinatta, aşk ile… 

&  

“Bu zarif kandil, bir âşığın mâşûkuna hediyesiydi. O âşık, kandil ustasıydı ve günlerce emek vererek meydana getirdiği eserini, yolunda hizmet etsin diye, Yâr’ine hediye etmişti. İşte o günden beri bu kandil, Yâr yolunda canla başla çalışırdı.”

Allah azze ve celle kâinâtı yaratmış ve peygamberler göndermiştir. İlk insan ve ilk Peygamber hazreti Âdem aleyhisselâm ve ondan sonra gelmiş olan tüm sevgili Peygamberler, nice sıkıntılara göğüs gererek, O’nun mesajını yansıtmışlardır. Son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâm ile vahiy nihâyet bulmuş ve ardından, vârisü-l enbiyâ olan mürşîd-i kâmiller ile Hak mesajın aktarımı süregelmiştir. Bu sebeple, Güneş, Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın; Ay, O’nun aşkı ile yaratılmış tüm diğer Peygamberân-ı azîmüşşân’ın, yıldızlar, Ashâb-ı Kirâm’ın, kandiller de Kur’an ve sünnet üzere irşâda devam etmekte olan velîullah’ın temsîli gibidir. Nûr birdir! Gâye tektir! Silsile, kaynağı Habîbullah aleyhisselâm olan bir “kandiller zinciri” dir. Bizlerse bildikçe bilmez, erdikçe ermeziz. Sonu başına dürülü bir sırlar yolunda, çözdükçe dolaşır, dolaştıkça aczimizle yüzleşiriz. Çük şükür ki daha emeklerken, her dâim ve sâdece Allah’a sığınılması gerektiğini tâlim ettirdiler bize, aşk ile… 

&  

“Bizim cılız Pervâne, gayr-i ihtiyârî kandilin alevine tutulurdu. O alevin civârında olmaktan zevk alır ve onun aydınlığıyla, gözü gönlü kamaşırdı. Tek arzusu, daha yakın olmaktı. Dönerken de hep aynı noktaya bakar, sanki bir pergelin, ayağıyla dönerken, sivri ucuyla hep merkezde sâbit olması gibi, gözlerini aleve sâbitlerdi. Kandilden ayrı bir hayat düşünemez, bu hâliyle sevenlerinin kıskançlığına sebep olur, nice sitem işitirdi. Halbuki seven, sevgilisinin sevdiğini de sever. Öyle anlaşılıyor ki, Pervâne’nin hiç hakikatli bir seveni yoktu. Kandil mi? Kandil yanıp tutuşuyor ve sürekli aydınlatıyordu. Sâhi, o kime yanıyordu?” 

Rasûl-i Ekrem aleyhisselam, düşmanları tarafından bile takdir edilen, güvenilen biriydi. Ona düşmanlık edenlerin en büyük hastalığı “benlik” idi. “Sen de bizim gibi birisin. Peygamberlik neden bize değil de sana geldi?”, dediler. Bu düşünceleri sebebiyle Allah Teâlâ’nın “Habîbim!” hitâbına mazhar olmuş bir güzele sevgi duyamadılar ve O’nu sevenlere de düşman oldular. Kendisini güneş zanneden, kandile ihtiyaç duymaz ki. Halbuki benliği yakmak, kül etmek gerekir, aşk ile… 

&

“Pervâne bir gün: 

-Artık dayanamıyorum, dedi. Artık çevrende dolanıp durmak bana yetmiyor. Seni seyrederken bile sana hasretim. Yanındayken bile ayrılık acısı çekmekteyim. Bu acı öylesine dayanılmaz ki artık Sen’de kaybolmalıyım! Varlığımı fedâ etmeye hazırım!

Bu son söz üzerine, alevin câzibesi öylesine çekti ki Pervâne kendini, kandilin ateşinde buldu.” 

Seven, sevdiğiyle her an birlikteydi. Yan yana iken özlemek, sevenlere mahsus idi. Sevr’de, Rasûlullah aleyhisselâm ile diz dizeyken, Hazreti Ebû Bekir Sıddık’ın çektiği hasret, hep aynı sevginin tezâhürüydü. Kim böyle sevdi, bir adı “sâdık” oldu. Kim sâdıklardan oldu, vazifesi “hizmet” oldu. Kim hizmetkâr oldu, onun kapısı mâşukuna açık kaldı. Kim nefsinin arsûzunu sevgilisinin murâdında yaktı, “vâris” oldu. Kandiller, cehâlet karanlığını aydınlatmak içindir. Işığından birçok kişi istifâde eder; lâkin çok yakıcı olan alevine herkes ulaşamaz. “Lezzeti, verdiği azapta gizli” olan bu aleve, herkes tâlip olamaz. Bu talep, sıkıntıyı kendisine örtü edinebilecek, sevdiğini canından, malından evlâd-ü iyâlinden fazla sevebilecek, aşk istîdatlı güzellere mahsustur. Gayrısına ağırdır. Nice omzu kavî, nice babayiğit taşıyamaz da, pervâne nasıl taşır o ateşin yükünü bilir misiniz? Aşk ile…  

&

“O gün, kandilin alevi Pervâne’nin nahif varlığını kül etti. Etrafa yayılan kokudan anladılar ki Pervâne yanmış. İşte o günden sonra, bu vaziyeti bilenler, Kandil’e ne zaman baksalar, Pervâne’yi andılar.”

Rasûlullah aleyhisselâm, sıradan bir beşer değildi. O’nun makâmı âlî, vazîfesi mukaddesti. Etrâfındaki “benlik hastaları” göremese de, hakikat böyleydi. Âşk, seveni sevgilide bitirir. Bu sebeple, Rasûlullah aleyhisselâm’ın varlığı Hak’ta bitmişti. O, hevâsından söz söylemezdi. Bu sebeple de herhangi bir beşer değildi. Bu sebeple, ona aşkla bağlanmış olanlar da sıradan beşerler değildir. Zîra makâmı âlî olanın, âşıkları da âlîdir. Kandiller, alevine yaklaşan için kemâlâta sebep, alevinden uzaklaşan için de pek acıklı bir mahrûmiyyettir. Sevmeyen, hastalığıyla anılır, Ebû Cehil olur, kalır. Seven, sevdiğiyle anılır, ölse de ölmez. Adı kâh Ebû Bekir olur, kâh Hasan Basri, kâh İmam Rabbâni, kâh Hüdâyi… Adı kâh Mevlânâ Hâlid olur, kâh Mahmud Sâmi, kâh Muhammed Haznevî… Onlar olur. Onların adı olur. Ve onların, “hamlar olduran aşk”ları olur.  

&

“Bizi adsız koma Allah’ım! Bizi Seni sevenlere sevdir. Öyle ki, şu hasta kalplerimiz sevmeyi, onların sevgisiyle öğrensin. Sonra, bize sevdir Allah’ım! Bize önce sevenlerini, sonra da tüm mahlûkâtı sevdir. Öyle ki şefkat, merhamet, her türlü cemâlî haslet kanımıza karışsın. Kanımız sadece akmasın “dil” olsun, konuşsun. Sözlerimiz “cansıza can, îmansıza îman” olsun. Bu uğurda lûtfet ki pervâneler olalım. Fedâkârca ve nâzenîn, ömrümüzce dönelim. 

Olsun! O hamlar olduran aşka, canlarımız fedâ olsun! Bizim de adımız, âşıkların adının yanında olsun! Lûtfet, yanacaksak da aşk ile yanalım, söneceksek de… Biteceksek de, başlayacaksak da hem vefâ hem aşk ile! Âmin. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square