Şükret Hey!

Bir başlasan, teşekkürün ne ucu var, ne bucağı.
Şikâyetten kurtulup gel, cennettir şükrün kucağı. 

&

Senin de en büyük yitiğin bu değil mi? Şikâyetten ve sızlanmaktan vakit bulup, teşekkür edemiyorsun. Halbuki şükre dursan, başka hiçbir şeye vaktin kalmayacak, şükret! Şükret ki Allah seni, her hâliyle en mükemmel örnek, salât ve selâm üzerine, Hazreti Muhammed Mustafa’ya ümmet kıldı. Îmanı, İslâm’ı ikrâm etti. İbâdet edecek kuvvet, ihsân edecek merhamet verdi. Oysa daha birkaç gün önce, verilmiş onca nimet varken, sen, “bir çocuğun olmadığı için” dertlenmekteydin.  

&

Bir damlacıktan oldurdu seni. Daha bebektin, güldürdü. Oturttu, yürüttü, büyüttü. Tüm bunların olması için sebepler yarattı. Ebeveynini, sevenlerini, etrafında şefkatle dolandırdı. Daha dünyadan haberin yokken, dünya, etrafında dönüyordu. Çocuktun, gençleştin, yetiştin. Şimdi, belki yaşlısın, belki de yaşlanmayı bekleyen… Hangi çağda ve ne durumda olsan, aynaya her baktığında, görebildiğin bir yüzün oldu. Kaşlar, gözler, burun, çene, kulaklar ve yanaklar verdi sana. Halbuki daha bu sabah, bunlar için şükretmen gerekirken, sen, “minik bir sivilce için” dertlenmekteydin.  

&

Dilini döndürdü. Derdini nasıl anlatabileceğini öğretti. Acıktın, ağladın, süt geldi. Güldün, şen oldun, tebessüm geldi. Karşında hep bir muhatabın oldu. “Yalnızım!” dediğin çoğu zaman, yanında birileri vardı. Belki hissedemedin; ama hiç kimseler yokken de Allah vardı. Aslında hiç yalnız kalmadın. Korudu, gözetti, besledi, sevdi. Bunun için de sebepler halketti. Üzülüp ağlamanı, gaflete düşüp hatalar yapmanı seyretti. Sırrını, senin hayrına olmak dışında, kimseye vermedi. Sofrana nasip ettiği yiyecekleri, verdiği dişlerle çiğnedin. Nimetlerin tadını, verdiği dille aldın. Çoğu zaman unuttun; ama ekmeği, O’nun yarattığı tükürük bezleri yardımıyla yumuşattın. Sağlıklı bir yutak verdi de, yuttun. Çalışan bir mide verdi de hazmettin. Sıhhatli böbrekler, bağırsaklar verdi de fazlalığı vücudundan atabildin. Bunun için çalışan her bir kas, bu uğurda hizmet eden her bir hücre, şükrüne sebep olmalıyken, daha geçenlerde sen “alamadığın araba için” dertlenmekteydin. 

&

Tarayıp şekil verdiğin, seni güzel kılan, tel tel saçların vardı. Yaradan, hastalıktan korunmuş güzel bir cildin, sağlıklı tırnakların, ayakların vardı. Bacakların yürüyebildi. Kolların uzanabildi. Dizlerin, dirseklerin bükülebildi. Parmakların eksiksiz, eklemlerin kusursuz, bileklerin ağrısız idi. Koku alabilen bir burnun, güzelliklerden etkilenerek iyi hissetmeni sağlayan müthiş bir sinir sistemin vardı. Kanın vardı, dolaşıyordu. Aklın vardı, karışıyordu. Kalbin vardı, çalışıyordu. Hiçbir emek sarf etmeden, hiçbir bedel de ödemeden kavuştuğun onca nimet varken, daha dün, gelen misafirlerine sen, “daha büyük bir evin olmadığı için” dertlenmekteydin. 

&

Gözünde perden yâr iken, sözünde erdem var iken, sana hem aşk, hem de basiret verilmişken, yine de yaptın bunları. Namaz nasip olmuştu üstelik. İnsandın, hem Müslümandın, lûtfedilmişti incelik. Kedi değildin. Yemeğini çöpten aramıyordun. Nice insan, yemeğini çöpten çıkarıyordu aynı anda. Köpek olarak yaratılmamıştın, sokakta yatmıyordun. Nicesi sokaklarda yatıyordu aynı anda. El üstündeydin. Birçok kardeşin zâlimlerin ayakları altında eziliyordu aynı anda. Adın “eşref-i mahlûkat” konmuştu. Yaratan “halîfemsin” buyurmuştu (1) . Kulakların duyuyor, gözlerin görüyor, kalbin hissediyordu. Sen gibi yaratılmış nicesi “belhüm edal” idi aynı anda (2). Yine de şükrederek üzerindeki nimeti artırmak varken sen, hep “erişemediğin âlâsı, ulaşamadığın dahası için” sızlandın. Allah’ın vaadi pek açıkken, Allah, şükrün karşılığını bol bol verenken (3), daha biraz önce sen, “daha fazla para kazanmadığın için” dertlenmekteydin. 

&  

Diğer yanda, külfete bile şükreden kullar vardı. Yokluğa şükreden güzeller vardı. Onlar, her geleni Hızır bildiler. Başlarına gelen ve gelmeyen her işte bir hayır gördüler. Verileni de esirgeneni de nimet bildiler. Şükret hey! Senin başına daha nice belâ uğramadı! Sen safâyı bile vesveselerinle cefâya çevirirken, Rabbine beslediği hüsn-ü zan ile cefâyı safâya çeviren kullar vardı. Sen tokluğa sevinemezken, açlığa sevinen; sen sağlığa sevinemezken, hastalıkla neş’elenen nice kul… Yarın, cennete girişin gecikirse şaşma. Bu gecikme hiç olmasın, ebedi rahata erenlerden ol diye, bunları haber verene, şükret. Çok olan nankörlerin değil, az olan şâkirlerin arasına katıl (4). Bilmiyorsun. Nicesinin teninde bir hastalık var: Onlar, sıcağı hissedemiyorlar. Bu sebeple derileri yansa, fark edemiyorlar. Yandıklarını, yanık kokusundan anlayabiliyorlar. Oysa hissedebilen tenin için şükretmen gerekirken, daha geçen yaz sen, “hava çok sıcak olduğu için” dertlenmekteydin.  

&

Bu sırada, taşları bile konuşturdu Mevlâ, sen anla diye. Düşünmeli değil misin? Ametist taşı, dışarıdan bakan için, herhangi bir kayadan ibarettir. Fakat sabırla ve imanla o kayayı yaracak olanlar için, güzeller güzeli yüzünü içeride gizler. Her hadise de, hikmetini kavrayacak kişiyi hasretle bekler. Düşünmeli değil misin? Hızır gemiyi niçin delmişti, duvarı niçin örmüştü, çocuğu niçin vurmuştu (5)? Asıl şükür, hep nimete değil, külfete de teşekkürdür. Çünkü külfet, bazen daha büyük felaketlerden koruyan, bazen de yeni ve daha büyük nimetlere erdirecek olan kıymetli bir sâiktir. Üstelik, sebebe teşekkürdür, Allah’a şükür! Zâhiri ne şekil olursa olsun, hadiselerin bâtınındaki nimeti görmek, gördüğünü dile getirmektir. Sâdece ikrâm ile değil, esirgenenle de sevinmektir. İşte böyle yapmak varken, daha geçenlerde sen “kaşının altında gözün var diye” dertlenmekteydin. 

&

Haklı olup, hakkını alamadığına üzülüyorsun. Şükret! Haksız olsan daha mı iyiydi? Namazı kaçırdığın için üzülüyorsun. Şükret! Böyle bir derdin olmasa, daha mı iyiydi? Sana her dem “aman yâ Rabbî!” dedirten yaraların, sızıların için şükret! Yarasız gâfillerden olsan daha mı iyiydi? Fakirliğine şükret! Cimri zenginlerden olsan daha mı iyiydi? Bırak artık çocuk gibi birilerinin elindeki dondurmaya bakıp yalanmayı! Elindeki ekmeğe şükret. Hatırla, çünkü çok çabuk unutuyorsun: O bir parça ekmeğin kokusuna, niceleri hasret. Allah aşkına bil: Kimilerinin ısıtacak bir evi bile yoktu, sen geçen kış, “evin doğru düzgün ısınmadığı için” dertlenmekteyken.  

&

Her ne olsa şükret! Taşlanırken bile şükredecek en az iki sebep vardır: Eğer o taşlar hakkınsa, sana buğzeden îmanlı muhâtapların olduğu için şükret. Hakkın değilse, seni sana çektirdikleri cefâ ile günahlarından temizleyip Allah’a yaklaştırdıkları için şükret! Kanaatten bıkma. Şükret de sevin. Sevin de güzelleş. Güzelleştikçe yine şükret. Hiçbir zaman hakkıyla şükredemeyeceğini anla da şükret. Hiç şüphe yok, bir başlasan, teşekkürün ne ucu var, ne bucağı. Şikâyetten kurtulup gel, cennettir şükrün kucağı. 

...............

(1) Bakara / 30  
(2) A’râf / 179 
(3) Fâtır / 30 
(4) Neml / 73 
(5) Kehf / 65 - 82

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square