Üç Hikâye

Anlamak istemeyene ne söylense, hikâye.  
Anlamak isteyen için, üç hikâye, kifâye. 

&

Sıkıntıya düşmüşleri, “Her şey Allah’tan...” diyerek teselli etmesiyle meşhur bir adam varmış. Kimin başına bir iş gelse, “Her şey Allah’tan.” der, onun bu hâli de köylülerden birinin fenâ halde canını sıkarmış. Bir gün, ukalâlık ettiğini düşündüğü bu adama bir ders vermek ve haddini bildirmek maksadıyla peşine düşmüş. 

Tenhâda yakalayıp, ensesine âniden okkalı bir tokat patlatmış. Adam can acısıyla dönüp bakınca:

- Ne bakıyorsun bre, demiş, her şey Allah’tan değil mi? Bu tokat da elbet O’ndan! 

Adam, büyük bir sükûnetle şu cevabı vermiş:

-Âmennâ. Her şey Allah’tan. Bu tokat da O’ndan; lâkin Allah, hangi densizi sebep etti, ben ona bakıyorum.



Kimileri işte böyle, kabuğa ulaşınca, kalbe de ulaşırız sanır, nefislerinin hissesi peşinde koşarken, hissi ıskalar. Güya nişan alır ya, hedefi şaşırır. Onlar zanneder ki her şey zâhirden ibâret. Hayır! Zâhir içre bir bâtın var ki aslolan onu kavrayabilmek. Mesele, sebepler âleminde, hayırlara ve sevinçlere vesile olan hayırlılar arasında bulunabilmek. Kimileri, hem kuş kadar olamazlar, hem de birine hakâret etmek istediklerinde “kuş beyinli” derler. Kendisine hâkim ve böylece hakîm olmak varken, nefse ve şeytana yenilerek zavallı bir hâle düşerler. Allah onları da bizi de gölgelerden kurtarıp asıl ile hemhâl ede… 

&

Beldenin birinde pek çekingen ve ezik bir adam varmış. Hep boynu bükük dolanır, pek sesi çıkmaz, zaten çıksa da kimse kâle almazmış. Bir gün bakmışlar ki bu adam, üzerinde yeni elbiseler, öncekine hiç benzemeyen dimdik bir duruş ve kendinden pek emin bir yürüyüş ile karşıdan geliyor. Konu komşu etrafını sarıp sormuş: 

-Yahu nedir sendeki bu değişikliğin sebebi? Biz bir anlam veremedik. Anlat hele, vallahi çok merak ettik, ne oldu? 

Adam, kasılarak cevap vermiş: 

-Ne olacak. Köyün ağası beni hizmetine aldı. 

Oradan geçen biri bu duruma şâhit olunca,  

-Adama bak, ağanın hizmetçisi oldum diye nasıl da kasılıyor. Yahu o ağanın hizmetçisi ise ben de Allah’ın kuluyum, demiş, vakur bir yürüyüşle, yoluna devam etmiş.



Kimileri, bir makâma hasbel kader gelmekle, “oldum” zanneder de havaya girer. Hayır! Adam olmak; alnına etiket yapışmakla değil, kalbine rikkat, hâline şecaat, gönlüne sadâkat yapışmakladır! Ahlâkına saffet, tavrına letâfet kuşanmakladır! Dolduruşa gelmekten, iki meth-ü senâ duyunca şişmekten kurtulmakladır! Kimileri, övüldükleri zaman kendilerini vazgeçilmez zannederler. Hayır! Aslolan kendini dev aynasında görmek değil, kimseyi küçümsememektir. “Olmak” olgunlaşmak; “Ulmak” ise çürümek, bozulmaktır. Tek bir harf değişmekle, mânâ değişiverir. O halde harfi küçümsemeyelim. Noktayı küçümsemeyelim. Virgülü küçümsemeyelim. Dileyelim de Allah her birimize, kendine kulluğu ve idrâki nasip ede…

&

Köyün birinde bir ağa yaşarmış. Her yere traktörü ile gider gelir, cakasından geçilmezmiş. Nicesinin ayakları yürümekten yara olurken, ağanın çizmeleri çamur bile görmezmiş. Köylü el pence divan durur, karşısında kimseler söz söyleyemezmiş. Daha hızlısını görmedikleri için traktörü; daha güçlüsünü bilmedikleri için de ağayı gözlerinde dağ ederlermiş.  

Bir gün bir yabancı, otomobiliyle çıka gelmiş. Elbisesi de konuşması da pek düzgün olan adam, hem nâzik, hem cömert hem huyu güzel, hâsılı pek özelmiş. Köylü bu adamı görünce, ister istemez hayran kalmış. Zaten otomobilin gidişini seyredince, daha dönüp traktöre bakan da olmamış.  

Ağa bu yeni durumdan pek rahatsız, bir gün herkesi meydana toplamış. Kendince adamı imtihan edecek, halkın gözünde küçük düşürecek ve böylece kaybettiği saygınlığını tekrar kazanacakmış. Başlamış herkesin huzurunda meth-ü senâya: 

-Köyümüze hoşgeldiniz yiğit adam! Bineğiniz hızlı, sözünüz özlü, esas kıymetiniz derinde gizli. Siz bu dünyada gördüğümüz en iyi adamsınız. Sizdeki kabiliyet, sizdeki güzellikler kimde var?! Siz bizim nezdimizde, gelmişler ve geçmişler içinde, en akıllısınız. İyilikte sizi kimse geçemez! Hayır yarışında sizi kimse yenemez! Yok yok! Hiç sıradan biri değilsiniz. Siz kesinlikle kahraman birisiniz!  

Ağa, bir yandan bu övgüleri yağdırırken, bir yandan da adama göz ucuyla bakıyor, şımarıp gevşemesini, kibirlenmesini bekliyor, ilk fırsatta da “bakın işte, yere göğe sığdıramadığınız adam, nasıl da kibirlendi!” diyerek, rakibini yere sermeyi planlıyormuş. Oysa adam, ağanın hiç beklemediği bir şey yapmış. Cebinden çıkardığı iğneyi, ellerine kollarına batırmaya başlamış. Ağa, beklemediği bu hâl karşısında önce ne yapacağını şaşırmış. Sonra da zafere ummadığı bir şekilde kavuştuğunu düşünüp, sırıtarak:  

-İşte, demiş, hayran olduğunuz adam, kendini iğneleyen bir deliymiş, görün!  

Bu sırada köylülerden biri “ne yapıyorsun ey yiğit?” diye sorunca, adam: 

- Ne vakit biri beni övse, gurura ve kibre kapılmamak için şu iğneyi tenime batırır, ne kadar zayıf ve aciz olduğumu kendime hatırlatırım, demiş. Böylece, nefsimin kabarmasını engellemeye, kendimi övgülerin şerrinden korumaya çalışırım. Lûtuf ve güzellik ancak Allah’ındır! Kusur ve eksiklik benim… Bu hakikati unutursam, olur mu cennette yerim?  



Kimileri, uçarak gitmekte olanların hâlinden ve çilesinden habersiz, göklere göz diker. Kanadı olmadığı halde, uçmaya kalkar. Onlar zanneder ki kanatlanınca her zorluk bitecek. Oysa kanadı kullanmak pek zorlu bir san’at, bilmezler. Üstelik havadaki trafik ne kadar yoğun, uçarak gitmek ne kadar zorlu, bundan da haberleri yok.  

Kimileri ikram edilince alır, esirgenince râzı olur. Kimileri ise ikram edilince gurur yapıp almaz, esirgenince alınır. Hep önde, hep ileride olmak ister kimi. Geride kaldığı, birisi biraz kendisini geçtiği vakit, bedduâya ve karalamaya başlar. Daha istîdatlı olanın yolunu kesmek için elinden geleni yapar. Kimileri yol alır, kimileri de kıskançlığın verdiği ahmaklıkla, nasıl çelme takacağının planlarını yaparken uykusuz kalır. Biz bu hastalıklı tavrı, lâyık olduğu çöplüğe atalım da kaabiliyetli kimsenin gidişine bakıp, şöylece duâya duralım: 

-Ya Rabbi! Lûtfunla yürümekte ve nicesine faydası dokunmakta olan şu kardeşimi kazâdan, belâdan, fitneden, fesattan ve her türlü zarardan muhafaza eyle. Maşaallah, nasıl da güzel gidiyor, kem gözlerin nazarından esirge…

&

Anlamak istemeyene, ne söylense, hikâye. Anlamak isteyen için, üç hikâye, kifâye. Sen sen ol ey canım, kalbinle bak, kalbinle dinle. Yanıkları, kırıkları, garipleri hor görme. Hatta kırık kalemi bile hor görme. Hâkim elinde kırılmak ve birinin îdam fermânı olmak yazılmışsa kaderine, kalem ne etsin? 

Duâ edelim de Allah bizi, günahından ötürü nâdim, dostlarının kapısında hâdim, yolunda aşk ile dâim olanlardan eylesin. Âmin. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square