Öfkesiyle Baş Eden; Baş!

Allah için coşan öfkenin, elini öpmek gerek! 
Öfkesiyle baş edeni, başlara tâc etmek gerek!  

&

Ne olduğunu iyi bilirim. Özde biriktiği an, yüze yansır. İnsanın bakışını, duruşunu değiştirir. Sesi gürleştirir, göz bebeklerini önce kısar, sonra genleştirir. Öfkeli adamın hâli de kâli de bir başka olur. O, öyle kuvvetli esen bir duygudur ki, kasırga gibidir. Bazen kısacık sürer, bazen bir ömür… 

Evet, öfkeyi bilirim. Biri engellediği, incittiği ya da korkuttuğu dem kınından çıkan, keskin bir kılıç gibidir. İnsan öfkelenince, kırıp dökmek, yırtıp parçalamak, acıtmak ister. Hatta bir anlık acıtma kesmez de, muhatabının canı hep yansın; burada yanmakla kalmasın, cehenneme girsin ister! 

Öfkeyi bilmeyecek ne var? Haksızlığa uğradığını düşünen herkes, kendince tanır onu. Malından, canından, nâmusundan, huzûrundan çalındığına inanan herkes, az ya da çok yaşar bu duyguyu. Böyle zamanlarda öfke, “müdafaa harbi”ni başlatan bir kıvılcım gibidir. 

Kimileri, elde etmek isteyip de kavuşamadığı nimetler hususunda öfkelenir. Kimileri yola getiremediği çocuğundan ötürü. Bazıları kaderine, bazısı haddini aşarak, hatta Rabb’ine kızar. Bazıları “mağdur ve mazlum ”olduğundan öfkelidir. Zaten icap ettiği yerde öfkelenmek, sıhhat alâmetidir. Zâlime, arsıza, gâfile kızmamak, sizce de garip değil mi? Evlâdını katleden katile öfkelenmişse bir baba, kim ne diyebilir ki? Ekmek parasını çalan hırsıza kızmışsa dul bir kadın, kim tuhaf karşılayabilir?  

Bazıları “suçlu” olduğundan öfkelidir. Onlar “kirli çamaşırlarım ortaya dökülecek” endişesi ile sırf “suç bastırmak ve temize çıkmak telâşıyla” öfkelenir. Birinin “hem suçlu hem güçlü” olduğu vakit, ne de acıklı bir vakittir. Zaten mevzu “suç kimde” oyununa dönüştüğünde, işlerin rengi değişir de, öfke aklı öylesine alır ki, mazâallah, hakkı hukûku unutturuverir. Halbuki insan, nisyan ile mâlumsa da, Allah öyle değildir. Herkesin en ince niyetini de, olayların perde arkasındaki en derin sırları da O bilir. Ne yazık ki öfke, insana Allah’ı bile unutturan, acayip bir şeydir. 

Bu kadarla kalsa iyi. Üstelik bir de delidir öfke. Aklı alır, izânı kör eder, imânı zedeler. İnsan; nereye çarptığını bilmez, ne dediğini duymaz olur. Hele bir de körüklenirse, temelli zıvanadan çıkar. Vaktiyle Musâ aleyhisselâm’a “bana kulluk etmiyorsun” diye öfkelenen Firavun, Hâmân adlı dalkavuk, “Hiç olur mu, Sen elbette ilahsın! Bu nankördür!” diyerek öfkesini körüklemiş olmasa, belki de iman edecekti. Lakin işte, öfke, önce sahibinin basiretini bağlayan koca bir kelepçe gibidir.  

Dahası da var: Çok yakıcıdır. Ah o öfke! Nasıl da ısıtır insanın damarlarını. Gariptir; önce öfkeleneni, sonra öfkelenileni yakar. Zaten bir azap ateşine dönüşmeden, kim kimi tutuşturabilir ki? Bir ejderha misâli ateş saçabilmek için, bünyede çok büyük alevler biriktirmiş olmak lazım. Etrafına lav taşıran bir yanardağ olmak için, sönmek bilmeyen devâsâ celâl yangınları barındırmak… 

Nice mazlum ve mağdur, hakkını alamadığı bu dünyada, içinde öfke ateşiyle yaşamak zorunda kalmış ve öylece ölmüştür. Cehennem ateşi sanki, o garibanların âhıyla körüklenip devleşen bir nâr meydanı! Nice kulun hakkını yüklendiği halde, makamını, parasını ve muhatabının saflığını kullanarak, dalaverelerle cezadan kurtulmuş olanların, nihayetinde ektiklerini biçecekleri bir ateş tarlası. Kim demiş ki celâl gereksiz!? O tarla Hakk’ın sahası!  

Öfke o kadar haktır ki, Allah Rasûlü Hazreti Muhammed Mustafa’nın alnındaki damar, ondan nasip alıp kabarmıştır. Tâif’te o güzeller güzelini taşlayan da öfkedir; ama hiç, Allah rızası için coşanla, cehaletten azan öfke bir midir?! Hayır, değil! Celâl öylesine güzeldir ki, Hazreti Hamza’nın kılıcında bir nûr gibi parlamıştır. Uhud’da o Aslan’ın yüreğini dişleyen de öfkedir; ama hiç Allah’a kul olup hürriyete kavuşmuş bir “nefer”le, nefsine esir olup kudurmuş bir “köle”nin öfkesi bir midir?! Asla değil! Nasıl ki su, kabınca şekillenir, öfke de işte böyledir. Ham adamda tatsız çürük; olgunda tam yerincedir. Akılsızda sığ ve kaba, akıllıda derincedir.  

Bıçak gibi bir şeydir öfke. Kesicidir. Varlığını Hakk’ın rızasına bağlamış, hayatında Allah’ın emirlerini düstur ve mihenk edinmiş olanlar, Allah’ın razı olmadığı işler karşısında öfkelenirler. Nefislerine yapılan bir saldırı ya da aşağılama, onları çok da etkilemez. Oysa sadece kendi çıkarlarını ve mutluluğunu gözeten “bencil” kimseler, şahıslarına yapılacak her türlü menfî hareket için, ayrı ayrı öfkelenebilecek kapasiteye sahiptir. “Haram helâl ver Allah’ım! Senin kulun yer Allah’ım!” diyebilecek karakterdeki her kişi, buğdayından kıstığınızda, sinirinden deliye dönebilir.  

Bir de şiş gibidir öfke, delicidir. Kiminin diline, kiminin eline, kiminin de kalbine vurur. Bazısı, öfkesi büyüdükçe geveze; bazısı öfkelendikçe temelli suskun olur. Kimi dışarı atıp, kurtulur da zehrinden, kimi karnında büyütüp şişirir, hasta olur. Hazmeden hiç mi yoktur? Olmaz mı, elbet vardır. Onlar Hakk’a havâle ederek huzur bulur. 

Sâkin ata çifte attıran sâiktir öfke! “Ölen mi öldüren mi?” diye sorduran, bazen en sıcakkanlının bile kanını dondurandır. O bir tecellîdir. Seyrini güzelce yapmak, hikmetini iyi kavramak, kabımıza dolmakla, “hak mı oldu, bâtıl mı?” ayırmak gerekir. Tabii! Öfke bazen haktır, bazen bâtıl. Bazen pek câhildir, bazen pür akıl! Bazen ezici bir kayadır, bazen küçücük bir çakıl… Bazılarının gözünü, öfkesi sebebiyle intikam bürür de, masumların canını yakarak öç almaya kalkışırlar. Acep böyle kimselerin, kızdıkları zâlimlerden ne farkı kalır? Hem, derya gibi engin olup affetmek dururken, bataklık olup boğmaya ve boğulmaya ne lüzum vardır?  

Kontrolden çıkmış her güç, tehlike… Bizim öfkelerimiz çoğu zaman, nefsimiz için parlaya geldiğinden, dizginleri elden kaçmış çılgın atlara benziyor. Üstelik ne süvâri olabilmişiz, ne de seyis… Vicdan aynanıza insafla bakıp söyleyiniz: Düşman karşısında kaç kere, Hazreti Ali olabildiniz? Kılıcınızı Allah için kaldırmışken, nefsinizin araya girdiğini fark edip, kaç kere durdurabildiniz? Kaçınız, Hazreti Ömer gibi kanınızdaki celâli, Allah rızası yolunda akan coşkun bir nehre dönüştürebildiniz? Bir, beş? Kaç? Sadece sorma, sen de cevapla “bendeniz” !!!  

Birilerinin “çoook!” dediğini duyar gibi oldum da aklıma geliverdi: Bazıları da sanki hiç öfkelenmez gibidirler. Olaylar karşısındaki tepkisizlikleriyle, “sinirleri alınmış” hissi verirler. Onlar ne haksıza, ne hırsıza, ne arsıza kızarlar. Allah’tan geçtim, kendi nefisleri için öfkelenmekten bile aciz kalırlar. Bu durumun bir “anomali” olduğu, zaten tıbben de mâlum. O halde, bu kadar duyarsızlaşmış bir bünyeyi de ehil bir doktora göstermek gerektiğini takdir edersiniz.  

Depreme benzer öfke. Yıkıcı etkilerinden korunmak için, daha kapıya yaklaşmadan önünü kesmek lazım ise de, elbet bu her yiğidin harcı değil. Kapıdan girmiş öfkeyi, abdestle söndürmek lâzım ya, çoğu zaman nicesi buna da kâdir değil. Evimizde yangın çıkacak olsa, canla başla koşturup söndürmek için çalışır, büyümesin diye canhıraş bir gayretle tedbir alırız da, gönül evimizi öfke ateşi kapladığında, nedense o kadar kabiliyetli olamayız.  

Oysa idrak etmek gerek, salât ve selâm her dâim üzerine olan Sevgili Rasûl “öfkelendiğiniz zaman ayaktaysanız oturun, oturuyorsanız kalkın!” diye tavsiye buyururken, acaba neler söylüyor?; “Bir şeyler yapın, durmayın. Öfkenize kayıtsız kalıp, onun kuklası olmayın! Keskin sirke küpüne zarar işte, kendinizi de, muhatabınızı da yakmayın! İnşâ edin, yıkmayın! Dağıtmayın, toplayın! İlle de olacaksa, öfke, eğriliği düzelten bir darbe olsun. Düzeltirken bozulmayın, bozmayın…

Öfkenin faydasını ayırıp, zehrini atmamıza yardım edecek olan ilaç: “Abdest suyu”. Bir ilaç daha var ki, sudan aziz, sudan iyi. Onun adı “muhabbet”. Onun adı “sevgi”. Bir öfke de var ki o, Leylâ’ya mahsus, O’nda güzel ve O’nda sevimli. Leylâ’nın, “yüzüme bakmadı” diye Mecnûn’a celâllenmesi, ne de hikmetli ve ne de cilveli… 
Tüm diğer duygular gibi, öfke de işte, bir kaynak. Kadrini kıymetini bilmenin emâresi: Yerli yerinde kullanmak. Buğday gibidir öfke. Marifet; onu sevgi ve sabırla yoğurup, lüzumlu lüzumsuz saçmamak. Marifet; öfkeyi dahi, şifa niyetine, lâyığına sunmak…  

Hâsılı bir baş kepçeyi, istemişse ısrar ile, öylesinden esirgemez, vururlar ki hem aşk ile! Allah için vuran öfkenin elini öpmek gerek. Öfkesiyle baş edeni, başlara taç etmek gerek. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square