Îman, Sevgi, İspat

“İşittim, îmân ettim!” diyebildiysen, doğrul!  
Îmânı ispat için yorulmaktayken, yoğrul!  

&

Hakîkaten arayan, bulur. Yanarak, hasret çekerek, dili damağı kuruyarak isteyen her muhtaç, suya kavuşturulur. Mesele suya kavuştuktan sonra hakkıyla şükredebilmekte. Şükür ise “çok şükür” sözünü dile dolamakta değil, Allah’tan hakkıyla sakınmaya çalışmaktadır. (1) 

Madem ki asıl şükür, Allah’ın emirlerine uymak ve yasakladıklarından da kaçmakla mümkün, bildiğini okumaktan, kafasına göre takılmaktan vazgeçmek, îcâbında hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan, kayıtsız şartsız iman etmek gerekir. 

İnsan en çok, sevdiğine inanır. Sevmediklerine karşı tedbirli ve mesâfeli kalır. Acabalar, fakatlar ve niçinler, inanmakta çekilen güçlüğün, iknâ olmamışlığın, şüphede kalmışlığın alâmetleridir. Halbuki gerçek bir îman, tereddüt barındırmaz.  
Îman, inanmaktır. Birini, doğruluğunu kesin olarak kabul edecek, güvenecek ve bağlanacak en yüksek varlık olarak bilmek ve ona sağlam bir îtimat duygusuyla yönelmektir. Bu kadar kuvvetli bir inanç ne için lazımdır? Kalpte, dolayısıyla da hâlde ve kâlde kemâle ermek için. Bu maksada ulaşabilmek ne iledir? Elbette kâmil bir mü’minin sevgisiyle…  

Çünkü “işittim, inandım, îmân ettim” diyecek kadar sevmeyen biri, taklîde yönelemez. Sevenin sevdiğine benzemesi, onu ideal olarak benimsemesi sebebiyledir. Birinin, bütün üstün vasıfları kendisinde toplamış olduğuna inandığımızda, ona benzemek isteriz. Ardına düşer, yaşadığı gibi yaşamaya, her fırsatta yanında olmaya gayret ederiz. Birini idealimiz olacak kadar sevdiğimizde, onun hayat tarzını örnek alır, onun prensiplerini benimseriz. Hâsılı sevgi, yalnızca dille tekrar edilen bir kelime olmaktan çıkar ve gözle görülen, kalple de hissedilen bir değişime sebep olur. 

&

Şimdi, tam da burada, bir hikâye anlatalım:

Köyün birinde bir delikanlı varmış. Köyün kızlarından Ayşe’ye seranat yapar, kaşına gözüne methiyyeler düzer, her fırsatta ilân-ı aşk edermiş:

-Ayşaa! 
-Nee?
-Seni seviyom gıız! 
-He mii? 
-Heeee! 

Bu durum günlerce devam etmiş. Bir gün, iki gün, beş gün… O kadar ki artık Ayşe “Acep ne vakit gelecek de beni babamdan isteyecek?” diye düşünmeye başlamış. O içinden böyle geçirirken, delikanlı yine Ayşe’nin yanında bitmiş. Ayşe, “Hayırlı bir iş için size geleceğiz.” gibisinden cümleler beklerken, delikanlı, bakın ne demiş:  

-Ayşaaaa! Seni çok seviyom; ama yarın Fatma’yla evleniyom. Seni de düğünüme bekliyom, gelirsin dee miii?
- …!!...??...  

&

İnsanın, dedikleriyle yaptıkları uyuşmadığında, ortaya böyle garip bir manzara çıkıveriyor. Acaba, kıymet verdiğimizi, sevdiğimizi söylediğimiz kimselere karşı biz de o delikanlı gibi miyiz, diye sormak gerek. Sadâkat, tâat, icraat söz konusu olduğunda, fedâkârlık ve ispat gerektiğinde, ne durumdayız? Kendimizi Ayşe’nin yerine koyup ağlasak ( veya o yalancı âşık değmez gözyaşı dökmeye, deyip, hatta ağlamasak), sevgisi lafta kalan, sevgi sözleri birer yalandan ibâret olan delikanlıya da bir daha dönüp bakmasak, neyi çözer ki? İspat edilmemiş, bir gösteriden öteye geçmemiş sevgi sözlerinin kıymeti yok ki. Daha da önemlisi, acaba bizler, benzer bir durum mu yaşıyoruz, üsve-i hasene olan Sevgili Peygamberimize karşı?  

Fikrimizde, zikrimizde, işimizde ne kadar benzedik O’na? Fedâkarlıkta ne kadar tırnağı olabildik? İnandığını tâvizsiz, aşk yüklü bir kararlılıkla yaşayabilmek husûsunda, O’nu ne kadar örnek alabildik? O’nun vârisi olan Allah dostlarına ne kadar tâbî olabildik? “Seviyorum!” derken, dikkat edelim, hak ile mi yoksa bâtılla mı gönül râbıtamız? 

Bir Müslüman, “İnandım, îman ettim!” diyor, sonra da parasıyla Yahudi ve Hıristiyanlara ya da müşriklere hizmet ediyorsa, burada ciddi bir çelişki var. Bir mü’min, sözde ilim sâhibi olmak istiyor; fakat vaktini, ilgisini, sevgisini boş işlere harcıyorsa, bu bir garâbet. Evlâdının Hazreti Fâtıma gibi yetişmesini arzuladığını söyleyen anne, gidip çocuğunu dünyalık etiket ve kazanç yolunda eğitiyorsa, burada da bir acayiplik boy gösteriyor. Bütün gün oruç tutup, akşam olunca iftar sofrasında şüpheli lokma yiyenin; Allah’ın huzûrunda günde beş vakit namaza durduğu halde, en lüzumlu zamanlarda vakardan soyunup “emir kuluyum” diyenin durumunda bir tuhaflık var. Hazreti Ömer’e hayran olduğunu ifâde ettikten sonra, gidip hiç de ihtiyacı yokken, bir elbise daha alarak isrâf edenin hâlinde de benzer bir garâbet.  

Halbuki pişmekte olan yemeğin, açmakta olan gülün, hatta çürümekte olan leşin dahi kendince bir kokusu olur. Her ateşten duman, sıcaklık, aydınlık ve râyihâ yayılır. Ateş dediğin kıvılcım saçar. Ateş dediğin pişirir, yakar. O halde “Yandım yâ Rasûlallah!” deyip, dumandan, ateşten, kordan mahrum, yapay sevgi sloganları atmakta, Ramazan eğlenceleri (!) kapsamında “O Şimdi Asker” şarkısı eşliğinde el falı baktırmakta, Yâr’dan böylesine ayrı düşerek, ters köşeye yatmakta bir tuhaflık olsa gerektir.  

İnandım îman ettim dedikten sonra, üstelik para da verip aldığı daracık kıyafetleri giyerek arz-ı endâm eden, böylece “giyinik çıplaklar” (2) zümresine dâhil olan inançlı hanımların hâlinde bir tuhaflık var. Gözleri birer kapakla birlikte yaratılmış olan, buna rağmen, bakışlarını ısrarla harama rapteden inançlı erkeklerin vaziyetinde yine aynısı (3). “Elhamdülillah Müslümanım!” dedikten sonra fâiz yemekte, adam kandırmakta, emânete hıyânet etmekte; ümmettenim, deyip, yaptığı her türlü hatâyı haklı ve mâsum; her işini de mâzur göstermeye çalışmakta bir tuhaflık var.  

Tahkîke ermemiz, hakîkatle pişmemiz gerekirken, taklitte bile sıkıntılar yaşıyor, hem îman ettim, deyip hem namazları kaçırıyorsak, bir tuhaflık var. Müslümanların dahi Ramazan edebine kayıtsız kalarak, ulu orta yemek yiyor olması ne garip. Huşûyu ıskalayışımızda, ihlâsı erteleyişimizde, ihsâna eremeyişimizde sanki hep bir tuhaflık var.  

İyilikleri, Allah ve Rasûlu adına yapmak dururken, herkese yaranmak mantığıyla hümanizm adına yapmaya kalkışmak ne de anlamsız. Bunca rahatlığın içindeyken, hayırlar ve ibâdetler husûsunda, rehâvetten rehâvete sürükleniyor olmak ne üzücü. Mâzeret üstüne mâzeret üreten nefislerin durumu ne vahim. Câmi kapısı evinin kapısına bakarken cemaatle namazı kaçıran adamın durumu ne acı.  

Hadi gelin, daha fazla geç kalmayalım da bütün varlığımızla, üsve-i hasene olan Habîbullah aleyhisselâm’a dönelim. Her kelime- i şehâdette, Allah’ın birliğini, Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellemin de O’nun Rasûlü olduğunu dile getiriyoruz ya, artık bundan sonra, Kur’an’ı ve sünneti, hayatımızın merkezine getirelim. İdealimiz, kendimizi kandırmadan, aşkla, şevkle ve hasretle sevdiğimiz, O olsun. Tuhaflıklar af ile yer değiştirsin, rahmet olsun. Suâlsiz îmanla ve gecikmemiş hayırla nasiplenelim. 

Allah’ım! Hâllerimizi ve kalplerimizi rızân tarafına al. Lûtfet idrâkimiz, hazmımız kolay, îmânımız kavî olsun. Bizi, sevdiğin sevgiyle donat ve Sevdiğine benzeyen, benzediğine kavuşan bahtiyârlar arasına kat Allah’ım! Âmin. 

&

1- Âl-i İmran 123
2- Müslim, Cennet 52
3- Nur Sûresi, 30

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square