Kan Damladı Kalemimden

Seneler bitti an geldi, eski şehirden Kan geldi. 
Cancağızım gitti derken, damarıma nevcan geldi. 

&

Gel ey al Kan! Uykuyu bölüp oturalım da konuşalım seninle bu seher… Sen ki bana, hasreti olduğum uyanıklığı getirensin. Sen ki nicedir dinlemediğim seher sadâsını, aşk ile dinletensin. Madem ki böyle, gel, seninle bölüşelim derdi. Ve gel, seninle paylaşalım, duâ etmedeki zevki… 

Bilir misin ey Kan! Hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor. Ne hüzün eski hüzün, ne sevinç eskisi gibi… Tenin tazeliği de gidiyor. Hani, bir goncanın açılıp da solmaya yüz tutması gibi, açıldıkça deryaya, soluyor rengi de “ben”in… Kimi bir inci tanesi uğruna deryada, kimi bir balığın karnına düşüvermek için… Hani, niyetimiz amelimizden hayırlı ve bazen, inci ararken balığın karnına düşmek de var ya, işte bu sebepten belli değil hiç, ne olacağımız. O halde gel, önce şu duâyı edelim: Allah, diyelim, Allah başımızı, ortamızı sonumuzu hayrede… 

Ey damarlarımın canı! De ki hiç sensiz atar mı kalp? De ki hiç yüzüme renk gelir mi sensiz? Gerçi, öyle veya böyle geçer zaman. Üstelik artık biliyorum, kansız da yaşanır. Hatta cancağızı bile gider de, yine de ölmez insan… Allah, dilediğinin ömrüne öyle bir bereket verir ki, bedensiz dolaşır sağda solda. Ve yaşayan bir ruhtan mahrum, nice “bedenden ibaret insan”vardır ki, yaşarmış gibi dolanır durur bir orada bir burada. Allah dedim, Allah bizi, “hakiki hayata kendinden ölmekle kavuşmuş” bahtiyarlardan ede…

Öğrendim! Aklımın almadığı bir işle karşılaşınca, anlamaya değil, ağlamaya çalışmalıymışım. Zira gözlerinden yaş gelmeklik, âşıkların şânıymış. Aklıyla çözemediğini, aşkıyla çözermiş insan. Allah, dedim işte o zaman, Allah bizi, gözyaşları sebebiyle rahmetinin coştuğu, duygulu kullardan ede…

Nice sofraya oturdum ben Kan! De ki bir sofrada kaç kişi doyar, üç mü, beş mi? Meğer yok, sayıyla değilmiş bu işler. Kimi sofra var, kanaatkâr kırk adamı doyurur. Kimi adam da var, kırk kişinin doyduğu o sofrayı siler süpürür de, yine “ben doymadım, açım aç!” diye tutturur… Allah, dedim, Allah her helâl sofraya; “bismillah” diyerek oturacak, “elhamdülillah” diyerek kalkacak, imanlı ve doyumlu adamlar lûtfede. 

Baktım. Kimileri hep, eskileri yenileme derdine düşmüş. Halbuki işte, “eskimeyen eskiler” var ki, yeniye hâcet bırakmaz. Öyle yeniler de var ki, adamda rağbet bırakmaz. Dedim; “Allah’ım, kavlimize ve kabrimize kandil aydınlığı lûtfet. Lûtfet de o nûru gören, tekrar tekrar imân ede… 

Sen daha gelmemiştin Kan. Şerli kimselerle karşılaştım. Bazen, dertlerinden kurtulmak için “keşke ölseler” diye baktım. Halbuki hiç yakışır mıydı bize böylesi? Öldürmek, ölmesini dilemek hiç yakışır mıydı bize? Öyleyse dedim, ölem de kurtulam. Sonra hatırladım ki, ölmeyi istemek de hata ki pek yaman! Zaten âh, âh ve eyvâh ki, mezardan ölü çıkartıp ırzına geçiyorlar, zaman öyle bir zaman! “Allah!” dedim bunu duyunca, Allah ölümüze de, dirimize de iyilerle karşılaşmayı nasip ede… 

Ey Kan! Baktım ki bir gün, her yanımdan oluk oluk akmadasın. Canım yanmada, içim daralmada… Öyle sandım ki cehenneme girdim de, yanmadayım. Bir gün de baktım ki cennet bahçelerinde, hûrilerden daha güzel, şarkılar söyleyerek salınmadayım. Ben sanırdım ki cennet ile cehennem ahirette. Meğer öyle değilmiş, içimdeymiş ikisi de… Hangisine selâm versem, o ses vermedeymiş bana. Gülzâr da içimdeymiş, cehennem odunu da. Allah, dedim o vakit, Allah selam alıp verdiklerimizi hayrede…

Tam da gönlümü bu duâya açmıştım ki “aşk” diye bir şey çıktı karşıma. Herkesin kendince yaşadığı bir muammâ… Bir de baktım, aşkın kuralları sayılmış; ama heyhât, o da ne, şu âlemde en kuralsız kimseler âşıklarmış. Çünkü aşk, ne şekle girermiş, ne kaba sığarmış, ne de kalıba konarmış… Gülerken ağlar, severken kaş çatar, içine işlerken kaçarmış. Sen de bil ki ey Kan, damarlarıma dolmadasın. Bu demek oluyor ki bende dolaşmadasın. İçime dolan neyse, kağıda düşen odur. Bu sefer işte böyle, sen damladın kalemimden. Dikkat et! Seni bana bir iğnenin ucu ile yavaş yavaş zerkeden, aslında beni sana ev ve yurt yapmadadır. Allah, seni benim hayatıma renk, beni senin akışına şevk ede…

İstisnası yok. Özetle söylemek gerekirse, her insanın, yanağını okşayarak “ne kadar da güzelsin” diyecek bir sevene ihtiyacı var. Şefkat, herkesin açlığı… Yaşı yedi, ya da yetmiş, ne fark ede? Madem ki böyle, Allah her bir kimseye, başkasındaki güzellikleri seyredeceği ve kendisindeki güzellikleri seyredecek, gören gözler ikrâm ede…

Yaşlıların niçin, uzak geçmişi bütün detaylarıyla hatırladıkları halde, yakın geçmişi unuttuklarını anladım. Yakın geçmiş, senelerin bir nevi tekrarıdır ve unutulsa da olabilir; fakat uzak geçmişin, kendisinden ders ve ibret alması gereken gençler için, sık sık tekrarlanmaya ihtiyacı vardır. Bir ihtiyara aynı şeyi kırk kere söyletenin adı “bunaklık” değil, “rahmet” tir. İş ki o kırk tekrarı bir kerecik duyacak, nasipli bir kulak çıka. Duya da bile ki tarih, tekerrürden ibaret… 

Fark ettim ki ey Kan, virgülde bile Allah’ın kudretinden bir tecelli var. Bir cümlede hele de kullanmayayım, gör ki mânâ nasıl kayar. Meşhur örnektir derler ki: “Eşek olma baban gibi, adam ol”… Sonra bir daha derler: “Eşek olma, baban gibi adam ol”… Baktım meğer virgül söze, hem ayakmış hem de kol. Madem, dedim, bir de kendi üzerindeki kudret tecellilerini düşün de, kıymetini fark et artık. O gün bu gündür, mesuliyetim sanki ondu da, oldu kırk. Allah, dedim, Allah bize ne de çok ihsan etmiş! O ihsana yaraşır şükrânı dahi lûtfede…

Tam ettim bu duâyı, sanki sınandım tekrar. İstanbul’un dar sokaklarında unutulmuş, köhne evlere benzedi hâlim. O evler, ne bir işe yarar, ne yıkılırlar. Yanından geçerken “acaba” derim, acaba bu kez başıma düşecek mi ki? Öylesi harap dururlar ve o kadar eğreti… O evlerin ilacı, bir koca balyozla yıkılıp, yeniden inşa edilmektir. Gerçi manzara ilkin, “eyvaahh! Yıkıyorlar cânım evi” dedirtir; ama hakikatte daha güzel, kullanışlı ve sağlam olması içindir. Zaten biraz bekleyenler, son halini görünce hayranlıkla bakar da, “vayy bee, o köhneden bu saray mı oldu!” der, hayret ederler.  

Bunları hatırlayınca, unutma, dedim kendime, unutma ki seni de zaman zaman yıkacaklar. Canını ateşten beter yakan, kâh başına, kâh gönlüne öldürürcesine vuran balyozların olacak. Bu balyozlar bazen insan, bazen olay… Eğer sen onların, seni yeniden inşa etmek dileyen Allah’ın bir lûtfu olduğunu bilirsen, sabretmen de kolay. Hatta vurula yıkıla şekle giren gönlünü, en sonunda bir saraya çevirdiğinde, dönüp o balyozlara teşekkür bile edersin. Seni tükettiğini, yıktığını düşündüğün olaylara ve insanlara, bir de bu gözlerle bak… Allah, dedim işte böyle bakınca, Allah bize şerlerdeki hayrı seçecek kuvveti bahşede…

Çünkü bakış pek önemli. Zira adını “ehl-i tarik” koymuş olan kimileri, sığ bakışının kurbanı olup, mürşidini beğenmiyor. İhtişamlı bir koltuğa oturuverdiğinde, “aman, diyor, hiç oldu mu be şeyhim! Hani ya dünyaya meyletmek yoktu?!”. Bilmiyor ki dünya koltukta değil! Dünya onun, koltuğunu kabartan, dilini bilir bilmez uzatan egosunda. Allah, dedim işte o an hüzünlenen kalbimin buğusunda, Allah bize haddini bilmek nasip ede…  

Mazaallah insanoğlu, her şeye alışıyor. Açlığa, tokluğa, hem şerre hem de hayra… Üstelik, mesela bir günahın, tazeyken şiddetli de sancısı, işledikçe ne garip, azalıyor. İnsan haddini bilmeye muhtaç. Zira haddi aştıkça dağ olup nefsi, yükseklerden bakıyor. Bilmiyor ki ola ola yanardağ oldu! Bilmiyor ki etrafa saçtığı, yakıcı bir lâvdan başkası değil… Bir de baktım ki ateşi saçan, hevâda; ateşten kaçan, duâda… Baktım ki tevbeye sımsıkı sarılmak, işte o lâvın acısını en derinden duyanda. Allah, dedim, Allah bize kabul edeceği tevbe söylete…

Ey Kan! Görüyorsun ki sana bunları anlatırken hiç yorulmuyorum. Şu duyduklarını duyurdum diye senden, bir ücret de istemiyorum. Hiç âşık, mâşuğunu anlatmak için ücret ister mi? O her an sevdiğinin adını anmaktadır ve ömrünün bereketi, gönlünün sevinci, sevdiğinin adını tekrarlamaktadır. Mâşuk; karşısına çıkan herkeste ve her şeyde gizli, kendisini göreceğin ânı hazırlamaktadır. O zaman, her ne varsa anlatılan, aslında O’nun bir kere daha yâdıdır. Öyleyse, dedim kendime, aşk zora göğüs germektir, unutma! Eğer sıkıntıya gelemiyorsan, âşıklık numarası yapmaya kalkma. Ücretini al çekil de, edeceğin âh ile kendine de, gayrıya da mihnet olma!

İnsanlara takılacaksın elbet. Zira insan, Allah’ın eseridir. O eseri seyretmeden, ona hayran olmadan, dönüp dolaşıp ona varmadan, Allah’a da varılmaz. Yaratılmış ne varsa, O’nu bulalım diye var. O halde insana takıl, eşyaya takıl, kuşa, çiçeğe, böceğe takıl… Zira her biri seni Hakk’a götüren bir dal. Takılmasına takıl; ama hiçbirinde mahpus kalma! Zira bir sebeplerde Hakk’ı görmek var, bir de sebepten ötürü Hakk’ı kaçırmak… Sen ikincisi olma. Eğer onlardan biri, yakıcı bir ok gibi gelip göğsüne saplanır, halsiz, bitkin ve çaresiz düşürürse, namaz kıl. Hazreti Ali’nin baldırına saplanan oku, namazdayken çıkardılar, unutma. Allah, dedim işte tam da burada, Allah bize hastalıklarımıza şifa olacak secdeler ikrâm ede…

Nuh Aleyhisselâm’a “gemiyi yap” diye emredildiği vakit, öyle bir yerde kalıyormuş ki ne su varmış, ne deniz… Dememiş ki “Rabbim, bu ne biçim iş, beni niye boş işlerle yorarsın?”. Emir tutmuş, gemiyi yapmış. Gemi bitince tûfan gelmiş de her yan derya olmuş. Allah, hiçbir şeyi boşa yaptırmaz. Eğer olmuş bir iş sana saçma geliyorsa, bu senin, burnunun ucunu bile görmekten aciz olmandan dolayıdır. Bâri yorum yapma da, otur sessizce bekle. Bekle de gör bakalım, işin ucu hangi derin hikmetlere varacak… 

Hem hele deyiver bana, mesela, gaz lambasını icad eden adamcağız, nereden bilebilirdi ki bir gün elektrik diye bir şey olacak, sonra ara sıra kesilecek de, insanlar onun icadını kullanıp odalarını aydınlatacaklar. Sen de bilemezsin, senin vesilenle seneler sonra kimlerin aydınlanacağını. “O halde durma!”, dedim nefsime. Her fırsatta tohum saç! Sakın sana lutfedilen hizmeti küçümseme! Ve Allah, dedim, Allah bizim küçük hayırlarımızı, keremiyle büyüte…

Bazen sırayla, bazen sayıyla, bazen de sürüyle gelir imtihan, adamına göre… Biri dese ki “Allah bana zulmetti!”. Tövbe! Vallahi yalan! Allah zulmetmez!!! Onu diyenin hali, “seni seviyorum” deyip de, sevgilisi kaş çatınca küsenin haline benzer ki, vah yazık! Öylesine sormalı: Yâhû sen daha sevdiğinin kaşını çatmasından râzı değilsin, Allah’ın takdirinden nasıl râzı olacaksın? Oyuncak arabayı bile süremeyen sen, nasıl olup da gerçeğini sürmeye kalkacaksın? 

İşte böyle Kan! Ben söylerken, seher geçti, sabah ezanları okundu bak. Sen dilinle dua ettin, ben kalemimle… Sâhi kim derdi ki seneler bitecek, an gelecek de, eski şehirden eskimez bir Kan gelecek. Cancağızım gitti deyip inlerken, damarlarıma yeniden bir can gelecek… İşte öyle şaşkın şaşkın seyrederken rahmeti, “Allah!”, dedim, senin için bir duâ döküldü dilimden: Allah; önünü ardını, solunu sağını, sonunu başını, ahretini dünyanı pür Nûr ede… Âmin. 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square