Bir Hizmetkârın Mektubu

Sevgili Kardeşim,

Aynı yolun yolcusu olmak bu, başka bir şey değil. Hani bir otobüste beraber olmak gibi... Aslında şoför de, muâvin de, yolcular da aynı yolda gitmekte olan birer yolcudur ya, onun gibi... Veya aynı gemide gitmek gibi... Kaptan da, tayfa da, yolcu da yolcu... Bir kaza gelecek olsa başlarına, hani tüm ayrılıklar silinip, nasıl aynı can derdine düşerse hepsi, öyle... İşte, bir hepsi... 

Fark nerede başlıyor? Verilen sorumlulukta belki. Hani yolcu uyusa olur da, şoför uyursa otobüs şarampole yuvarlanıverir. Veya yolcu uyusa olur da, kaptan uyursa, gemi, rotasını şaşırıverir.

Bir hastanede görevli olmak bizimkisi belki de... Başhekimi, doktorları, hemşireleri ve hastalarıyla bir bütün... Hasta bilmese olur da iğne vurmayı, hemşire bilmediği vakit problem başlar hani... Veya hemşire bilmese olur da ameliyat etmeyi, cerrah bilmese, problem çıkar... Ya da doktor bilmese olur da yöneticiliği, başhekim bilmese, karışıklık doğar, bunun gibi....

Kendimi, bir hastanede hemşire olarak düşündüm... Başhekim: Efendim. Görev verdi, güvendi ve önce kendisi “hemşirem!” dedi bana.

Düşündüm: Bir gemide tayfayım... Kaptanım: Efendim... Kimseler güvenmeden, O güvendi, kimseler inanmadan, O inandı bana... Ve kimseler demeden dedi ki:

“Hadi göreyim seni tayfam!”

Ben, işte bu düşüncelerle, kaptanına sevdalı bir tayfa gibi, Başhekimin emrine âmâde bir hemşire gibi... Evet, delicesine sahiplendim vazifeyi. Zira sahip çıkılmayan vazife, boynu bükük kalırdı, bağrı yanık... Ve güvenine rağmen ihmal edilseydi büyüğün verdiği görev, o büyük, elbet büyüklüğüyle doğru orantılı olarak kahırlanırdı. Derdi ki:

-Ah! Güvendiğim dağlara kar mı yağmış?!

Derdi ki:

-Âh! Sen de mi böyle yapacaktın kızım!?

Ne olursa olsun, her şeye rağmen vazifeyi yapmaya iten güç, işte, kaptanın gülümsemesini görmek dileğiydi. Kaptan gülümserse, anlarsınız ki, yolculuk iyi gidiyor, bir aksilik yok; deniz duru, fırtına uzak... Hâsılı, kaptan gülümserse, anlarsınız ki, Allah rahmet ediyor... Efendimin gülümsemesi, Rabbimin râzı olmasıydı.

Bakışı, anlayışı, umudu buysa bir tayfanın, kaptanın bir dediğini iki edebilir mi? Hele de başka hiçbir meziyeti ve sermayesi olmayan bir tayfa için, kaptanın verdiği hizmet emrini hakkıyla yerine getirmemek ihtimali düşünülebilir mi?

Hani, bir evdeki çocukları ve babayı düşünün... Öyle bir çocuktum ki, zaten bir sürü eksiğim vardı. Öyle bir çocuktum ki, babamın tebessümüne açtım. Öyle ki, nazar etmese ölür gibi olurdum... Ve babam demişti ki:

-Evladım, diğer kardeşlerine anlatacaksın, bildiklerini onlara aktaracaksın.

Üstelik, bunu söylerken, hem diğer kardeşlerden, hem herkesten çok daha iyi bilirdi tavrımı, tarzımı, karakterimi. Demişti ki:

-Bunu sen yapacaksın!

Veya sayın ki, doktor elime bir hasta vermişti ve demişti ki:

-Bu kansız; önce kan hapı ver, sonra düzelme olmazsa kan iğnesi vur. Reddederse bırak, çok dertlenme, zira kendisine yardım ettirmek istemeyen birine, kimse yardım edemez.

Hani güya hemşireydim ya ben, önce tatlı tatlı hap verdim içsinler de iyileşsinler diye. Güzellikle söyledim, gülümsedim. Baktım ki düzelme yok, baktım ki kimi hasta, verdiğim hapı yutmayıp, dilinin altında bekletmekte... Hatta baktım ki bazısı, arkamı bile dönmeden, hapı çöpe göndermekte, -insandım bir yandan- baştan hiç istemezken iğne vurmayı, bunları görünce, hatta severek iğne vurur oldum... Kimi düzeldi, kimi özellikle reddetti tedaviyi ve kansız kaldı.

Tedavi kabul etmeyene, hemşire ne etsin? Doktora havâle... Ama hapla ya da iğneyle şifâ bulana, hemşire elinden gelen yardımı yaptı. Zaten elinden bir şey gelmediği yerde doktora havâle etmesi de hemşirenin bir yardımıydı.

Bir garibandım. Öyle bir gariban ki, her yana yayılmakta olan bir yangının orta yerinde, elindeki küçücük bir battaniyeyle, kocaman bir ateşi söndürmeye çalışıyordum. Evet ya, hâfızamdaki bilgiler böyle bir şeydi sanki. “Elinden geleni yap!..” demişti Efendim. Elimden geleni yapmak farz olmuştu O deyince. Farzı yerine getirmeyenin cezası nedir, bilirsiniz. Celâlden korkmuş bir kuldum belki.

Sonra bir keder kapladı içimi... Hani biz aynı yolun yolcularıydık? Hani biz aynı hastanenin çalışanlarıydık? Hani aynı gemide gidiyorduk? Üstelik sıradan yolcular değildik, vazifemiz vardı. Birimiz anlatmakla, diğerlerimiz dinlemekle vazifeli...

Bir keder kapladı içimi, küreklere asılan kürekçiler azalmaya başlayınca... Bir keder kapladı içimi görev aksatılınca... Bir keder kapladı içimi “Çalışın” emri verildiği vakit tatillere çıkılınca... Çünkü dinleyenler olunca anlamı vardı anlatmanın… Çünkü anlatan olursa anlamı kalırdı dinleyici olmanın... Bir bütün olmalıyken, her biri bir yana dağılan parçalar olunca biz, bir keder kapladı içimi... Evet ya, yazdı, sıcaktı, sıla-i rahim yapılmalıydı; ama vazife ilk sırada gelmeli değil miydi? Kaptanın gülümsemesi için, tayfanın çalışması gerekli değil miydi? Kansızlığımızın kana, cana dönmesi için gıdalanmamız gerekli değil miydi?

Çok şey öğretti bana bu yaz. Sarp bir kayaya tırmanmaktı hizmet, evet... Düşmesi çok kolay, fakat tırmanması çetin bir sarp kaya… Tabiî ya, “ilmin var kızım, irfâna ereceksin” demişti, “ârif olacaksın.” Kolay mıydı bu? Değil elbet, zorlanacaksın! Taşlanacaksın! Yıpranacaksın!

İzin dahî istemeden vazife bırakan tayfalar çoktu... Ve geminin yürümesi için, birliğe ihtiyacımız vardı. Hamdolsun ki, hazlarından ferâgat ederek bütün gücüyle bir hayra sebep olmak için çalışan, hizmet alanını hiç mahzun ve yalnız bırakmayan kardeşlerimiz vardı. Biraz sabırsız, biraz yola kilitli, biraz, hani karnı pek aç bir insanın ekmeğe sarılışı gibi hizmete sarılmış, çünkü hizmetten gayrı gıdası kalmamış birileri... Hani dedim bugün ölsek, yok elimizde hiçbir şey. Buydu hâlimiz, buydu derdimiz, çırpınışımız... Verilen sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirme telâşı olmalıydı zaten, telâşımız...

Şimdi gönlüm, dost sözüyle kelâmını bitirip, selâmlamak istiyor her birinizi. İşte, bir yaz dönemi hizmet maratonunda, kâh üzerime binen tonlarca ağırlığın, kâh kuş kadar hafifleme demlerinin ardından, dışımdaki sesimin bana nasihati:

“Sana düşen hesap kesmek, hüküm vermek değil! Sana düşen; bildiğini anlatıp, doktorun sözünden çıkmadan iyi hemşirelik yapmak. Sen kendini lâyık görmesen, başkaları lâyık görmese ve hatta gerçekten lâyık olmasan da, doktor seni hemşire seçmiş bir kere... Ne kalp ameliyatı yapmaya kalk, ne de ameliyatı yapma zamanına karış. Elbette O, ne verirse bir hikmetle verir. 

Senin söylediklerinle sadece seni dinleyenler mi sınanıyor sanıyorsun? Hayır, onlardan çok sen sınanıyorsun. Hem sen iki türlü sınanıyorsun: Hem söylediklerinle, hem söylediklerine mukâbele eden dinleyenlerin, sana söyledikleri ve bu söylenenler karşısındaki mukabelelerinle... 

Yâr kokusu alan, kalbi; suçlayan, nefsidir insanın... Sen nefsinin kusurlarından dolayı, insanların rûhunu ve kalbini de mahkûm etme. Zaten seni ta’n edişi ve kınamasıyla düştüğü hatasından dolayı o kişi muâheze edilecek. Sana yakışan, senden dolayı kimsenin hesaba çekilmemesi duâsına devam etmektir. Hamama giren terler! Terleyeceksin... Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin! 

Sen Mürşid değilsin... Senin de duyguların, beklentilerin, emellerin var; ama bir de Mürşidin var. Bazen onun hesabıyla senin hesabın çakışır. Sen hep O’nunkini gözet ve senin hesabına uymayanlarla karşılaştığında, “O'nun hesabı benimkinden farklıymış.” de. Kendini yiyeceğine, yine O’na sığın. “Sen bilirsin Efendim!..” de. 

Unutma ki, okşanmalar kadar, taşlanmalar da ancak, O’nun katından birer büyük rahmettir. Zîrâ hep okşandığı vakit nefsin, kendine pâyeler biçerek azmaya pek hevesli bir âfettir. Kınayanın kınamasının haklılığını mihenge vur. Haklıysa, kendini düzelt. Haklı değilse, nefsine mağlûp birine merhamet ve duâ, daha müstehaktır. Sen de kınayanın kınamasına aldırmadan, hakkı ve sabrı tavsiye etmeye ve yaşamaya devam et...”

Kapıda bir hizmetçiyim. Aynı yolun yolcusu olarak, belki siz de girişeceğiniz hizmetlerde, benzer duygular yaşayacak, benzer iç konuşmalar yapacaksınız... Duygularımı paylaştım, belki bir gün yardımı olur diye... 

Duâm odur ki, Rabbim bizi, bu hâlimizle de olsa, yolundan, rızası için didinmekten ayırmasın... Ve duâm odur ki, Rabbim bizi, kırmaktan ve kırılmaktan âzâd olmuşluğun, hakikatli sevginin ve kardeşliğin deryâsına daldırsın.

İlimden irfâna giden yolda, duânıza tâlip ve muhtaç biriyim, o kadar. Şimdi varsa hakkım, şu satırları okuyana helâl ü hoş olsun... Ve lütfen, siz de kardeşinize haklarınızı helâl ediniz... 

Sevgiyle...
 

Please reload

  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square